GÖZLERİMİN YÜZLERCE LEŞİ VAR - AŞKIMIZ İKİ GÖZLÜKLÜNÜN ÖPÜŞME ÇABASIYDI...GÖZLÜKLERİ ÇIKARMAK HİÇ AKLIMIZA GELMEDİ - Blogcu




AŞKIMIZ İKİ GÖZLÜKLÜNÜN ÖPÜŞME ÇABASIYDI...GÖZLÜKLERİ ÇIKARMAK HİÇ AKLIMIZA GELMEDİ

17/9/2008 - GÖZLERİMİN YÜZLERCE LEŞİ VAR

Kategori: DUS YAZILARI





GÖZLERİMİN YÜZLERCE LEŞİ VAR

 

Nereden başlasam elimi yakar bu kalem. Sesimde ton kayıpları… kaç tondur bu tonda konuşmamıştım.

Biliyorum bu sakallarımın diyet hikayesi olacak…

Başımda zehir bir ağrı…sigaradan sonra birde kül tablasının kokusu dolmuş odaya. Yükümü o çekiyor şimdilik…

Aynada başka bir adam var öfkeli. Öfkenin rengi gözlerimdeki gibi olsa gerek. Yoksa bu kadar kızarmazdı gözlerim. Sabaha kadar uyumamışım.

Yutkunmaktan acizim, üstümde kadın kokusu…

Azıcık nefes alsam can çekişiyorum. Havalandırmaya çıkmış kadınların voleybol oynarken çıkardıkları sesler var kulağımda.

Bu cezaevinin müdürü benim, bir ömür kalsınlar istiyorum havalıda… en az onlar kadar bende kırılganım bu gece…

Sis çekilse gözlerimden, uyusam ve uyansam mavi parçalı da olsa razıyım bir gökyüzüne.

O kadın siluetlerinin arasında hiçbir kadın annem kadar asil olamaz biliyorum.

Gözlerimdeki sisin ta kendisi.

Artık çayla sigara içmiyorum, hiçbir sigaradan tat almıyorum ve hiçbir akraba kaybında bu kadar yüklü gözyaşı dökmüyorum.

Kafamın içinde kızgın sular var ve sigara dumanından bulutlar. Cephe yağışları oluyor sürekli…

Ben kafamın içinde binlerce gözyaşı dökerken… Allah’ım nasıl bir haldir bu paranoid şizofren diyorlar ben deli diyorum. Yoksa benim aklımı neden başkaları kullanmaya çalışsın.

Hani hep kurunun yanında meze olacaksam niye ıslak kalayım ki. Kendimi sererim güneşe. Kuruyup, yanımda yanacak ıslak nesiller ararım. En azından kendi günahımı çekmiş olurum.

Nereden başlasam etime yapışır bu kalem…

Okulun ilk günü diyetimi çoktan vermişim. Sakallarım artık yok. Öğretmen olarak bir köye atanmışım… –ki bu kadar kutsal ve bu kadar eziyetli başka bir işte çalışabilir miyim bilmiyorum.

Daha ilk gün, her taştan her çukurdan nasibini almış bir servisteyim. Suratım beş karış, sıksan suyu çıkacak gözlerimin…yüzümde yanık izleri.

Ah! O koltuk öyle ritmik öyle iğrenç bir ses çıkarıyor ki beynimin ortasında sular birikiyor. Her çukurda biraz daha sallanıyoruz ayran gibi çalkalanıyoruz.

Servisçi neredeyse servis edecek bizi…

Yolda koyun sürülerine rastlıyoruz. Allah’ım o koyunlara ne kadarda benziyoruz. Sesi soluğu kesilmiş adamlarız. Sırf bu yüzden avuçlarıma almak istiyorum gözlerimi şöyle avuç dolusu ağlamak istiyorum.

Biz yoğurt kıvamını deviriyoruz… yol kenarları sarı, kurutulmuş gül yaprağı gibi kare kare. Fotoğraflamak istesem zaten kurutulmuş.

……………………………

 

Köyde anı yazmak hele o 'an' ı yazmak imkânsız. Korkudan ellerime titreme çöküyor. Küçücük prefabrik bir sınıf veriyorlar bana. Kapısında kolu yok, pencere var camı yok. Hangi fabrikadan çıkmışsa hangi elden geçmişse o elde insanlık yok.

Usulca sınıfa yaklaşıyorum hareketlerimi yavaşlatıyorum. Sesimdeki ve ellerimdeki titreme hala geçmemiş… boğazımdan sesler çıkarıyorum. Sesimi açmak için binbir telaşa düşüyorum.

Ellerimi göğsümde birleştiriyorum. Kendimi o masum bakışlardan korumaya çalışıyorum.

Zalim piyasa şartları bizi öyle bir şartlamış ki her bakışta hesapçı bir hava arıyorum. Şimdi bu masum ve koşulsuz merak yüklü bakışları görünce ürküyorum. Ellerimi bu sefer de belime kenetliyorum. Bir öğrenci adımı soruyor. Tahtaya kocaman harflerle adımı yazıyorum. “Bu kadar mısınız?”Diye soruyorum. Birkaç öğrenci gelmemiş hemen şikayet ediyorlar. “Örtmenim beriye gittiler” diyorlar. “Beri” koyunların otlatıldıktan sonra toplanıp sağıldıkları yermiş. İçimden onlar gibi söylemeye çalışıyorum. “Beri” “Beri”

Bir öğrenci ayağa kalkıyor “örtmenim ellerin titriyor” diyor bakıyorum ellerime gerçektende hala titriyor. Cebime saklıyorum ellerimi…

Bir öğrencinin hiç gelmediğini söylüyorlar. Üzülüyorum.

Diğer gün…

Okul tepeden bakıyor köye ince daracık bir yoldan geçiyor öğrenciler hala okula gelenler var. Pencereden izliyorum onları…  Allah’ım nasıl da gülüyor o gözler.

Gözlerimin yüzlerce leşi varmış diye düşünüyorum o gözleri görünce. Tek sıra oluyorlar güneşin altında, kurutulmuş et parçaları gibi. Bıraksak hep orada kalacaklar.

Aynı karede olmak istiyorum onlarla, kurutulmuş gül yaprağı gibi .

………………………..

Bir öğrenci geç kalmış kapıyı çalıyor. “Gel” diyorum. İçeri giriyor, diğer öğrencilere göre daha iri yarı bir çocuk…

“Örtmenim geç kaldığım için özür dilerim” diyor. “Tamam geç yerine, senin adın ne?” diyorum… “Mazlum” diyor. Bir insan adıyla ancak bu kadar uyum içinde olabilir. Çocuk hafif kilolu, esmer, peynire benzeyen dişleri var sürekli meydanda… gözlerinin retinası o kadar büyük ki neredeyse bütün gözü kahverengi. Sanki beyazı hiç yok…Ben hayatım boyunca bu kadar masum (mazlum) bakan bir insana daha rastlamadım.

Teneffüs zili çalıyor. Mazlum yanıma geliyor. “Örtmenim sen öğrencileri dövüyorsun?” diye soruyor. Yok diyorum.

Kürtçe bilmediğimi sanıyorlar yan tarafta birbirlerine Kürtçe beni anlatıyorlar. Tek özelliğim var onlara göre, onu anlatıyorlar. “Bizim öğretmen bizi dövmüyor.”

Kısa zamanda benim öğrenci dövmediğim, söylentisi yayılıyor. Bütün öğrenciler bana kutsal bir varlıkmışım gibi bakıyorlar. Keşke bizim derse girseydi diye kendi aralarında konuşuyorlar. O çocuklar için dövmeyen bir öğretmen herkesten ve her şeyden daha iyi…

Okula gelmeyen öğrenciye de ulaşıyor bu söylenti. Birkaç gün sonra okulun etrafında görmeye başlıyorum o öğrenciyi. Teneffüslerde arkadaşlarıyla oynuyor. Ben hiç ilgilenmiyorum onunla; ona doğru da bakmıyorum ki rahat davranabilsin. Yavaş yavaş yaklaşıyor bana, biliyorum ona doğru baksam kaçacak… benden önceki öğretmen onu o kadar dövmüş ki okula gelmek istemiyor.

Arkadaşları arkadan bağırıp cesaret vermeye çalışıyorlar. Kürtçe “ öğretmen dövmüyor korkma dokun” diyorlar. Yanıma kadar geliyor hiç bakmıyorum. Gerçekten de gelip koluma dokunuyor. 

En mazlum bakışlarımı biriktirip gözlerinin içine bakıyorum. Biraz konuşuyoruz sonra eve gönderiyorum onu. Yarın okula geleceğine söz veriyor.

Diğer gün bakıyorum en arka sırada oturmuş. Söylediğim her şeyi dikkatle dinliyor. Konuşması için ona söz hakkı vermemi bekliyor.

Cesaretlensin diye kravatımı çıkarıp boynuna takıyorum. “tamam” diyorum. “Arkadaşınız artık öğretmen” Gülüyorlar.

İlçede kaç gündür gitmek istediğim okula çıkıyor tayinim… çocuklara diğer gün gelmeyeceğimi, başka bir okula gitmem gerektiğini, bu köyün bana çok uzak olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Gün boyu beni kalmam için ikna etmeye çalışıyorlar. Türkçe dersinde bana mektup yazmalarını istiyorum. Yazıyorlar süslüyorlar kutsal bir insanmışım gibi muhteşem sözler yazıyorlar. Son ders artık servise binip gideceğim ve diğer gün gelmeyeceğim. Mazlum o koca gövdesiyle bacağıma sarılıyor. Beni sınıfın içerisine zorla itmeye çalışıyor. Gün boyu her fırsatta bana en arka sıradan kafa sallıyor. “Örtmenim ben pilan yapmışım sen gitmeyeceksin.”

Servise zor bela atıyorum kendimi, bazı öğrenciler ağlıyor. Mazlum’a bakıyorum eline koca bir cam almış yumrukluyor. “Oğlum mazlum yapma elini keseceksin.” “Örtmenim gidersen bu camı elimle kıracam” yüreğim ağzıma geliyor. Servis hareket ediyor. Mazlum’a bakıyorum hala camı yumrukluyor. Allah’ım ne olur eline bir şey olmasın diyorum içimden…

……………

Ama mazlumuz işte.!

Çarşıda tepemize çöküyorlar topu topu iki kişiyiz.

Önce onlar saldırıyorlar bizim hiçbir şeyden haberimiz yok. Bir iki de biz atıyoruz onlara. Yerde nasılda debeleniyoruz… hele ben. Öğrencilerim geliyor aklıma. Tepemiz çok kalabalık, çökük altındayız. Eşekler görüyorum paçaları ıslak… eşek sudan geliyor ama adamlar hala üstümüzde.

Gözlerim büyüyor önce iri bir zeytin ardından ceviz kadar oluyor. En azından ben öyle hissediyorum. “Yerden yüksek bir karış” oynasak benim üstüme basıp ebelenmeyecekler.

Mazlum geliyor aklıma hele Mazlum’un o gözleri...

Ağzımın içine baka baka, peynire benzeyen dişleri meydanda “ öğretmenim ben pilan yapmışım, sen gitmeyeceksin” diyor.

İşte gidiyorum oğlum! Baksana adamlar üstümüzde.

Kendimi saksılarda büyütüyorum. Kulağımda mazlum sesler…

Nereden başlasam üstüme kalır bu hikaye.

Eşekler görüyorum paçaları ıslak. Biz hala çökük altındayız.

Gözlerimin beyazı yok. Ya gözlerim morarıyor yada ben Mazlum’a benziyorum.


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

18/12/2008 - ...

Yazan: yalnizligaSERENAT
bu yazı hakim özgen adında çok sevdiğim bir dostuma aittir.
Bağlantı

17/12/2008 - bunu sen mi yazdın???

Yazan: stuck on rewind
stuckonrewind@hotmail.com
www.stuckonrewind.blogspot.com
Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Sevgi.. Sevmek... Birini, bir şeyi, bir yeri sevmek... Vatanı sevmek mesela. Bunu da çok anladığın söylenemez değil mi? Yani eğer bu, İstanbul dışında İstanbul'suz yapamamaksa, Boğazda bir balık-rakı akşamının hasretiyle kederden gebermekse mesela İsveçte, söyleyecek bir şey yok... galiba, tam olarak böyle değil istedikleri. Evet evet onlar İSTİYORLAR... Senin sevgini tartıyorlar. Vatanı onlar gibi ve onların istediği kadar sevmen gerekiyor. Aslında görülmez bir yazı Var sınır kapılarında yurdun. SEVMEK MECBURİDIR! SEVMEYEN DEFOLSUN GİTSİN!

Kategoriler

  • AHMET ALTAN
  • ahmet telli
  • ASK
  • atilla ilhan
  • CAN DUNDAR
  • CEZMI ERSOZ
  • DENEME
  • DUS YAZILARI
  • edebiyat
  • KADINIM
  • KISA HIKAYELER
  • kitap tanitim
  • NAZIM HIKMET
  • NIHAT BEHRAM
  • O AN FOTOGRAFLARI
  • SIIR
  • siirlerim
  • YAZILARIM
  • YILMAZ ERDOGAN
  • YILMAZ ODABASI
  • Arkadaşlarım

    DELALEDILEMIN
    alike
    mehpareogt
    mikerinos
    elifsule
    zewsemal
    benmasumum
    okumaca
    hayalleringemisi
    guldefne
    yagmur056
    terskare
    siargunlugu
    nursalkimi
    kerime28
    sudeasya
    asu
    mavikoridor
    paranteziciguncesi
    sabaruzgari
    tavsantepeligenclik
    incilenhayal
    cananyoldas
    egeseda
    sercen
    yagmurtuana
    hephuzun
    SAHRA88SAHRA
    destinazilan
    yolcuhmevlayagider
    unutkan
    melegimmavi
    cobcem
    gizledigimzindanmasallari
    hakimozgen
    emeklilikhaber