AŞKIMIZ İKİ GÖZLÜKLÜNÜN ÖPÜŞME ÇABASIYDI...GÖZLÜKLERİ ÇIKARMAK HİÇ AKLIMIZA GELMEDİ - Blogcu




AŞKIMIZ İKİ GÖZLÜKLÜNÜN ÖPÜŞME ÇABASIYDI...GÖZLÜKLERİ ÇIKARMAK HİÇ AKLIMIZA GELMEDİ

5/6/2007 - HİJYENİK AŞKLAR

Kategori: YILMAZ ERDOGAN

 

hijyenik aşklar

Amacım hep komik şeyler yazmaktı... Hayatı çekilir kılmak için yanıma biraz mizah almıştım... Fazlasını size verecektim... Yolda yersiniz diye... Yaşarken...
En kızdırıcı durumlardan bile kahkaha elde edecektim. Gülecektiniz ben kızdıkça... Derin çelişkilerle eğlenecektiniz.
Manik tarafımı sunacaktım size, depresifliğimden sakınacaktım sizi. Ben Gürbüz Vural’dım çünkü... Tam bir “özel isim” bile sayılmayan... Adımın ilk harfinin büyük yazılması beni özel isim yapmaya yetmiyor çünkü “ismini ilk kez duyduğunuz ama hepinizin tanıdığı” ve sanal hayatlarımıza sunulan bir gölgeydim ben...
Nasıl ve neden bir veda ikliminde yazıyorum bu satırları bilmem... Dedim ya depresif tarafıma denk geldiniz işte...
Neden bugün böyleyim bilmem...
Belki de bir ocak ayının olmadık bir çarşambasında beklenmedik bir güneş çıktı ortaya, ondandır... Hava çok güzeldi ve ortada komik bir şey yoktu.
Hava nasıl güzel ve ben nasıl depresifim...
İyi havalan sevmez şairler.
Yağmur çocuğudur onlar...
İyi havalar iyi gelmez has şairlere... Orhan Veli’nin “mahfını” hatırlayın... Ve bir de şimdiki planlı hijyenik sevda karikatürlerinizi düşünün.
Her şey daha önce yaşanmış... Kullanılmış ilişkilerdeki ikinci el ucuzluğunu aşk zannediyoruz... Hayır o sözler söylendi... Hayır o şarkıya ağlandı daha önce... Hayır o çiçekler birer pahalı klişeden ibaret... Kırmızı gül aşk demekmiş! Yok ya? Bütün aşklar aynı şey demek değil ki! Sarı gül ayrılık anlamına gelirmiş! Hadi oradan! Kim uyduruyor bunları! Hangi çiçek toptancısı isim verebiliyor binlerce şairin milyon yıldır adlandıramadığı şeylere?
Aşkı, ayrılığı, sevdayı şairlerden daha kolay anlatıyor çiçekçiler! Parasını ödeyin yeter... Doğum günlerini, evlilik yıldönümlerini bir hafta önceden hatırlayın yeter... Yerli yerinde olsun klişeleriniz... Şarabınız ve mumlarınız hazır olsun...

Sevmek için iyi bir yürekten çok aksesuarlarınızın tam olması önemlidir...
Ben bu “özel” günleri hep unuttum... Yani mart ayının herhangi bir günü “birlikte olduk’ diye sene-i devriyesini neden kutlayalım ki? İnsan nasıl berbat bir duruma düşer bazen... Eve girersin, ışıklar söndürülmüş, mumlar yanmaktadır... O saniye anlarsın, o gün senin unuttuğun, bir “özel” gündür... Allah’ım neydi bugün? Ayın kaçıydı? Daha da önemlisi hangi aydayız?
Hep küstüler bana hayatım boyunca...
Sevmedim, sevdiysem de önemsemedim zannettiler...
Yanıldılar... Seviyordum, önemsiyordum Önemsemediğim, daha doğrusu anlamadığım klişelerdi. Sevdam fazla sadeydi. Aksesuarlarım eksikti. Hala da eksiktir...
Ve şimdiki sevdalanmalar fast food hızında... Hızın içinde yitirilen güzelim bir yavaşlık... Daha yavaştık eskiden... Demleye demleye konuşuyor, seviyorduk... Hemen sevişmiyorduk... Karpuz yemek için efendi gibi temmuz ayını bekliyorduk.
Yetimdi gecelerimiz. Sigaralara zulüm, kül tablalarına yük...

 Etimizden alıyorduk etimizin tadını. Seviyorduk. Sevişiyorduk.

Bazen sadece sevişmeyi seviyorduk.
Kalabalık geceleri bekleyen yalnız kahvaltılar için hep acele ediyorduk. Yağsız beyaz peynir tadında ilişkiler kuruyorduk. Seviyorduk. Sevmeyi seviyorduk. Bazı elele yürüyüşlerde keşke yağmur yağsın istiyorduk. Hangi sevdanın üstüne yağmur yağsa, biz onu aşk belliyorduk.
Hijyene önem vermiyorduk. Beyaz çarşafların üstündeki lekeler aşklarımızın haritalarıydı.

Hangisi biz, hangisi yavru vatan oradan anlıyorduk.
Bekliyorduk... Kantinde, durakta, evde... Bir sevda enstitüsünün ekstern öğrencileriydik.

 Devam mecburiyetimiz yoktu.
O zaman çıkan hangi kaset Samatya ’yı anlamlı ve aşklı kılıyorsa onu dinliyorduk. Biliyorduk ki o şarkıyı altı yıl sonra duyduğumuzda bir Samatya sevişmesini yeniden yaşayacaktık...
Parasızdık. Paraya para demiyorduk. Para kendini bir şey zannediyordu ama biz ona ismiyle hitap ediyorduk. Kimde varsa ondan harcıyorduk. Sevda girişimlerimizden para üstü almıyorduk.
Kirliydik. Ter kokuyorduk. Ülke sorunlarını konuşarak sevişmelere yol açıyorduk Ülkemizi ve tenlerimizi seviyorduk.
Çok ağlıyorduk sonra. Adam. gibi, aşık gibi, sarhoş gibi ağlıyorduk...
Tarihi geçmiş gazetelerin üstüne seriyorduk neyimiz varsa... Kitaplarımız, parasızlığımız, sevdalarımız, türkülerimiz...
Sonra söndürdük sigaralarımızı ekonomi sayfasının hiç okumadığımız bir köşesine, ayrıldık... Kaça ayrıldık şimdi hatırlamıyorum ama ayrıldık!
Yürüdü zaman sevdasızlığımızın üstüne.
Unuttuk!
Kuşku, sorumluluk, tedirginlik ve hesapçılıktan oluşan yeni bir arkadaş grubu... Ve bir durumu önceden bilmenin paslı rehaveti... Şimdi elimizde kalanlar bunlar.
Sonunu bildiğimiz sevişmelere başlamıyoruz artık. Koku bizi uzaklaştırıyor. Kokularımız birbirine düşman. Hijyene önem veriyoruz ve çarşaflarımız sakız gibi.
O güzelim lekeler yüreklerimizde kaldı...
 

 

                                                        Yılmaz  ERDOĞAN (hijyenik aşklar)

 

Yorum (9) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

3/6/2007 - KALDIR BAŞINI CİĞERİM

Kategori: YILMAZ ERDOGAN

KALDIR BASINI CIGERIM.

 

 

 Buyurdular… Masanın ardına dizilmişlerdi... Aklin gözyaşlarını yutkunduğu   bir susuzluktu.. Her şeyi tekrar-tekrar duymak istediler…

Ayağa kalktı. Hiçbir pusuda, bedenine bu kadar ağır gelmemisti bacaklari. Havada bir yilan tedirginligi vardi.

Konusmuyorlardi masanin ardindakiler, islik çaliyorlardi..

Bir sevdalisina bakti, bir masanin ardindakilere..

 

—Anlat!

 

Konusmuyorlardi. Kuru bir marsin, yipranmis, derisi soyulmus nakaratini söylüyorlardi. Sevdalisina bakti:

Basi önünde, düsleri ölü kuslar evinde...

 

— Anlat!

 

Ve anlatmaya basladi Ferhat.. Selim... Ruşen.. Ya da adi her neyse...

“Yagmurdu.. Su, toprak ve kokusu hayatin..Bilirsiniz iste, o yagmur sicagindaki toprak kokusu... Hani herkesin sevdigi.. En siir bilmezlerin bile sevdigi..

Aksam olmustu.. Dört kisiydik. Bu iki arkadas, ben ve

Sevdalisina bakti:

Kirlenmis, bit düsmüs saçlarina…

 Dudaginda yaralar patlamis ilk öpüste kabugu kalkmisti yaranin..

Agzin agzima kanamisti. Simdi yüzünde bir Ankara sonbahari. Utanç içindesin..

— Devam et!

“Nöbeti devraldim. Diger arkadaslar siginaga girdiler. Nöbet yerimde beklerken yanima geldi... O...”

Hüzün astilar yüzüne senin. Öyle bükmeyeceklerdi boynunu... Ne kadar kirlisin.. Kaç hafta oldu

yikanmayali..

 En son kampta iste.

 Ben de ayni durumdayim ya. Tuhaf o çildirtici kasintiyi duymuyorum simdi..

 Iki yil boyunca, hiçbir ögrenci evi daginikliginda, elini tutmaya bile cesaret edemeyen ben..

Bugün... Burada...

“Bir süre sonra... arkadas yanima geldi... Konusmak istedigini söyledi...”

Yok. Sigara içtigimizi hiçbir zaman bilmeyecekler, korkma... Korkudan söz ettik.. Üniversitedeki

günlerden.. Ben salak bir hasretle andim, okul kantinindeki bayat tostlari..

 Sen çiklet istedigini söyledin, simarik bir çocuk edasiyla..

Hiçbirini anlatmayacagim onlara korkma... Bana, islik çalmayi hâlâ ögrenemedigini, bu yüzden komutan arkadastan azar isittigini anlattin.. Hani o dudaklarini acemice öne

dogru uzattigin an vardi ya.. Iste belki de o an yüzünden, bugün.. burada...

Neyse, korkma cigerim benim... Bunlarin hiçbirinden söz etmeyecegim onlara.. Bizim de utandigimiz hiçbir disiplinsizligimizi bilmeyecekler.. Bir tek sevdamizi birakacagiz onlara, gerekçe olarak...

— Sonra?

Sonra konustuk biraz...”

— Ne konustunuz?

‘Hiç.. Havadan sudan seyler... Ve hareketten tabii.. Biraz da ölen arkadaslardan..

 Böyle seyler iste...” Sahi, ölen arkadaslardan da söz etmistik.. Kendini ölüme hepimizden daha çok hazirlamisti. Remzi.. Rubar.. Kerim... Ya da hangi çiçegin adiysa iste..

 Her gün birimizin yanina sokulup vasiyetini degistiriyordu, yüzünde bes yasindaki oglu Hilwan'in gülümsemesiyle: ölürsem, daglarimizdan birinin tam zirvesine gömün beni... Hangi dag olursa fark etmez..

Bizim için hepsi ayni yükseklikte.. Bir baska gün, daha büyük bir heyecanla gelirdi.. Silahini oksayarak.. Acaba silahimla birlikte gömülmeme izin verirler mi? Biliyorum, bu, bir baska arkadasa verilir ama.. Belki izin verirler?

Hatirlarsin oylamaya koymustuk bu istegini.. Ret!.. Yasasaydi Oda ret oyu kullanirdi, bunu biliyorduk. Bu istegini yerine getiremedigimize üzülmedik. Ama ölüsünü tasiyamadigimiza kahrolduk biliyorsun... Simdi bütün dag doruklarinda O'nun gömülü oldugunu düsünüyorum. Dislerinin arasinda, Hilwan 'in gülümseyen yüzü...

- Evet?

"Nöbet süresi dolunca, gidip arkadaslari uyandirdik. Onlar çikti siginaktan, biz girdik.. sigmaga

Dudagindaki yaradan daha fazla kaniyor yüzündeki utanç.. Kim bilebilirdi ki cigerim, yasamindaki ilk sevismenin böyle olacagini? Belki de bu durumda olusumuza degil, annen aklina geldigi için utaniyorsun.

Kaldir basini cigerim. Biz utanilacak bir sey... yaptik belki ama bu çagda yasamaktan daha utanç verici degil. Düsünsene cigerim, biz, insanlarimiz için dag dag dolastirdik kafamizdaki bitleri... Ve aska yenik düstük..

 Bitlerimiz kadar onurludur askimiz cigerim, kaldir basini...

- Siginakta ikiniz yalniz kaldiniz öyle mi?

"Öyle.. Yalniz..."

Gün agarinca, demistin, sen baska yere... ben baska yere.. Belki de bu sözü söylemeseydin, sabahin gelisinin ayrilik olacagini hatirlatmasaydin ve çakmasaydin gözlerini gözlerime..

kim bilir belki de burada, bu mahkemede olmazdik... Kendimden utanmistim.. çünkü o an, seni bir daha gören ihtimali her sedyen daha önemliydi...

 Önce saçlarina dokundum. Kirden pasaktan keçelesmis saçlarin, aptal sarkilardaki ipek

saçlardan daha parlak daha yumusakti. . Ve kanimdan daha sicakti, gözlerinden akittigin yaslar...

- Evet, sonra?

"Sarildik... birbirimize..

Bin yillik bir hasretle sarildim sana.. öylesine sicak, öylesi ne korkutucu.. Simsiki sarilmisken, agzini unutmaya çalisiyordum. En çok agzina ulasmaktan korku yordum ve agzinda kaybolmayi istiyordum en çok.. Ne bitmez bir sarilmaydi... öyle durduk, zaman, durusumuzdan sikilana, kollarimiz, yüregimiz yorulana dek.. Hiç konusmadan, nefes almadan..

 Yalnizca yutkunduk.. öyle gürültülü bir yutkunmaydi ki, ayaz ayaz bagirdik sanki.. önce ben, önce sen.. Sonra kollarin düstü yanina.. Ellerimi koydum dizlerine..

Ve alnin alnima dayali, öylece kaldik. Kaç yil, kaç saniye?..

 Kaldirdim basimi.. Elimle çenenden tutup, kaldirdim basini.. Ve iste agzin.. Dünyanin en acimasiz, en fasist, en tehlikeli düsmani agzin..

 Korkma, onlara öpüsmeyi bilmedigini söylemeyecegim.

- Ve cinsel...

"Evet.. Yani tam olarak sey.. Evet! Cinsel iliski kurduk Pisman degilim, utanmiyorum, övünmüyorum da... Hepimiz gibi ben de, daha yolun basinda göze almistim ölümü.

  Ama bir düsman namlusuyla ölmek isterdim... Söyleyecek baska sözüm yok."

Bak yine yagmur.. Bu agacin altinda çay içmistik geçen hafta.. Sen yoktun.. Burada ölecegimizi

düsünmemistim elbette. Dizlerimizin üstüne çökmemizi istiyor arkadaslar..

 Kaldir basini cigerim..

 Gözlerini baglamak istiyor arkadaslar..

Benimkileri de baglayin.. Sizi bu halde görmek istemem.

Kaldir basini cigerim.

 Seni ve cellatlarimi seviyorum

 Kaldir basini.

 Biz utanilacak bir sey yapmadik

 Halkimiz için savastik, birbirimiz için ölüyoruz, hepsi bu...

Kaldir basini sevgilim…

 Arkadaslar ates etmek istiyor!...

 

 

                                                 Yılmaz  ERDOĞAN (hüzünbaz sevişmeler) alıntı

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/5/2007 - O GECELER O SABAHLAR

Kategori: YILMAZ ERDOGAN

 

 

o geceler... o sabahlar...


Geceydi. Havada kardeş bir serinlik vardı. Genç sayılmayacak kadar çocuk, çocuk sayılmayacak kadar kaygılıydık.
Ay ışıyordu... Sohbetimizin kıyısından bir dere geçiyordu. Ayın suyla öpüştüğü yerdeydik.
Geceydi... Ürperiyorduk... Kanlı heyecanlı insanlar değildik, bir roman okurunun düş kahramanlarıydık. Bizi yazanın kim olduğunu hiçbir zaman bilemeyecektik...
O dağların arkasında başka bir dünya olduğundan, aşka duyduğumuz aşktan, uzak dokunuşlardan, çaydan, ölümlerden, suya karışan ay ışığından, ayın suya muhtaçlığından, tütünden ve gidenlerden söz ettik...
Çünkü geceydi. Çünkü tenimizi bir bebeğin süt dişleriyle ısırıyordu soğuk. Çünkü yüreğimizin saati itiraf zamanını bağırıyordu.
Birbirimizin yüzünü görmüyorduk ve bu yüzden yalan söylemeye dilimiz varmıyordu.
Evet yenilmiştik... Evet kendi sahamızda... Biz hep iyi şeyler olsun istemiştik. Biz herkes bizim istediğimizi istesin istemiştik. Kurtuluşa giden yolu biliyorduk ve herkese tarif etmek istiyorduk. Aslında çok basitti... Bu yolu dosdoğru takip ettin mi varacaktın ama kimse bizi dinlemiyordu. Sesimizin volümü yetmiyor her halde diye düşünüp bağırmaya başladık. Tek başına bağırmak işe yaramayınca, ikimiz, üçümüz, binimiz, milyonumuz (aslında hiç milyon olmadık) bağırmaya başladık. Susun dediler, susmayız diye bağırdık. Susun diye bağırdılar, biz susmayız diye bağırdık.
Bir de baktık ki herkes avazı çıktığı kadar bağırıyor ve kimin ne dediği anlaşılmıyor.
İşte böyle şeylerden söz ettik...
Bıyıklarımıza asılmış erkek bir geceyi yumuşak tenli bir sabaha kavuşturmak istiyorduk.
Hani o darbe sabahı o Dağkentteki yatılı okulun penceresinden dışarı bakıp gülümseyen “siyasiler” vardı ya, hani iki gün sonra cemse cemse Diyarbakır cezaevine götürülen ve kimi bir daha hiç geri dönmeyen, kimi “keşke dönmeseydi sözüyle anılan, kimi İsveç’in buzuluna karışan...
İşte onlardan söz ettik...
“Bilmiyorum anne, birkaç gün tutup bırakacaklarmış diye duyduk ama...”
Bırakmadılar...
Hepsini tek-tek tanırdık, iyi insanlardı... Çocuk gibi güler, çocuk gibi kızarlardı... Ölmeselerdi iyi olurdu, iyi ölmediler çünkü. İyi insanlar en azından iyi ölmelidir... Çünkü hakiki bir iyiliğe ermek zordur. Ekmeğin köşesini başkasına sunmak... Sahici bir insan gibi tokalaşmak... Hiç oynamadan herkese “merhaba” demek, “Kolay gelsin hemşerim” demek zordur...
Ama iyi insanları öldürmek kolaydır. Çünkü senin için kolayca gidebilirler ölüme... O bahiste ne siyasi görüştür önemli olan, ne de kurtuluş türküleri... Ne de sert bir mukavva makamında söylenen marşlar... O seni sevdiği için, senin için, sizin için iyi bir insan olmanın raconundan ölür... ya da bir kere de senin için ölür, ne olur yani?
İyi insan, iyi insan olmaktan vazgeçmedikçe kimse yi öldürmeyi düşünmez. İyi insanın içindeki iyiyi öldürmesi zordur. Kıyamaz içindeki çocuğun öfkesine... İyi insan kimseyi öldürmez, kendisini öldürenleri bile.
İşte bunlardan söz ettik...
Kahramanların mağdur olduğu, mağdur olmaktan başka vasfı olmayan zavallıların ise kahraman sayıldığı, pis ve uzun ve karanlık geceyi adil bir sabaha kavuşturmaya çalışıyorduk.
Geceydi... Soğuktan kamaşıyorduk... O ayışıksız gecelerden söz ettik. Dere konuştuklarımızın kıyısından geçmeyi sürdürüyordu.
Hiç sevişmemişlerdi. Belki de bu yüzden ölçüsüz ve saldırgan bir şehvetle sevişir gibi dövüyor ya da dayak yiyorlardı. Onlar “mavzerlerine sevdalıydı...” Ama mavzerler onları hiçbir zaman sevmediler.
Kahramanların mastürbasyon yaptığı pis ve uzun ve ayışıksız bir geceyi namuslu bir sabaha kavuşturmaya çalışıyorduk.
Sonra şiirle fazla samimi bir gece oluşundan mıdır bilinmez, olmadık şeylerden söz ettik... İpe sapa gelmez şeyler işte... Ne bileyim bir kuşun sessiz yankısız ölümü (ne çok kuş ölür değil mi Türkçe şiirlerde)... Yalan bir şarkının listelerdeki hızlı tırmanışı... Ve ayrılık tan söz ettik elbette... El değmeden hazırlanmış, kuvözde itinayla büyütülmüş, rüştünü belgelerle ispat etmiş bir ayrılıktan. Ne saçmadır ayrılık konuşmaları ve ne çok yalan söyler ayrılanlar. Ağızlarda, yanlış tarif edilmiş bir adresi boş yere arayıp duran, yorgun ve şaşkın ve sinirli kelimeler vardır sadece...
Sonra dedik ki, yahu ne çok ayrılan ne çok aşık olan var bu naylon kafiyeli şarkılarda... Hatta bazılarında giderken alınan verilen mektuplardan bile söz ediliyor utanmadan. Hala mektup yazan kaldı mı ki?
Hakiki bir sevdayı kendi el yazısıyla saman kağıda nakşeden kaç kişi kaldı? Artık yazı, bütün romantik işaretleriyle birlikte terk etti bizi... Oysa o tırnak işareti ki hangi sözü içine alsa şahane bir tebessüme teslim ederdi.
Artık silik faks metinlerine yazılan eğri büğrü aşklar dönemi başladı. Kurşunkalem arasan bulamazsın hiçbir cebin mahremiyetinde... Şimdi kurşunkalem geçirmez aşklar zamanı...
İşte bunlardan söz ettik...
Dedim ya geceydi... Havada arkadaş bir serinlik vardı. ihtiyar denemeyecek kadar acemi, genç sayılamayacak kadar karamsardık... Ve sabahını kovalayan karanlık ve pis ve uzun ve ayışıksız gecelerden söz ettik. Sonra...
Sonra galiba tütünümüz bitti, vedalaştık.
Sabah mı? Henüz olmadı...

 

 

                                                                                y. erdoğan (hijyenik aşklar)

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/4/2007 - YENİLİYORUM

Kategori: YILMAZ ERDOGAN

 

 

                     

Yeniliyorum

yaralı yanlarımı kuşanıyorum
çırılçıplak ve erkek
uykuların kadar uyanık ve yenik
şiirler kadar

içtikçe
cam kırıklarına basıyorum hayatımın
yeniliyorum
galip gelen yerlerimi seninle
öncekiler gibi sıradan
gidenler gibi kızgın
kırgın tarihinden
savaşların başlangıç ve bitişlerini
imzalı imzasız antlaşmaları
kan renginde verilen sözleri hatırlıyorum
uğursuz haziranlarını
meydanlarda çürüyen ölülerin
yetiş diyorum yeniliyorum
galip gelen yerlerimi
ölü sevişmelerden devşiriyorum
içine boşaldığım sabahları
sancı diyorum sancı
köpeklere kızıyorum nedensiz

yeniliyorum
galip gelen yerlerimi
önsözlerini ezberliyorum okumadığım kıtaların
kahramanlar adam gibi ölsün istiyorum
son sözü intiharla yazılan romanlarda
herkes için mutsuz sonlarım var
yar yeniliyorum
iyileştirmiyor beni
yarım kalmış uykular
durup dururken yabancı dillere çevriliyor
en sevdiğim şarkılar

yineliyorum yar
yeniliyorum
galip sandığım yerlerimden
yeniliyorum yar
yenildikçe
yenileniyor aramızdaki duvar..

Yılmaz ERDOĞAN

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

30/3/2007 - KIRILGAN...!

Kategori: YILMAZ ERDOGAN

   

 

                                   KIRILGAN

 

 

Senin asil adin Kirilgan. Alninda yaziyor... Gözaltlarina islenmis hatta mors alfabesiyle hüznün...

Sen... Aglamaya bahane istemeyen, her daim insan gibi hiçkirabilen... Profesyonel incinen..

Kirilgan.

Zor günler degil mi? Kaba saba günler.. Sen, sana söylenen cümlelerin her virgülünde bir nakis zarafeti  ararken, sinir sistemi olan hiçbir canliyi yemezken sen, ne zor günler degil mi?

Sokaklar sana göre degil. Bu konusmalar hatta bu Türkçe bile sana göre degil. Hiçbir cadde düzenlemesi

sana göre yapilmamis. Sen hesapta yoksun Kirilgan! Bütün hesaplar ortalama insan üzerine  yapilmis.

Seçen, seçilen ve seçmen onlar... Onlar bir yolda agaci ya da yesili sart kosmuyor.

Geçebilsinler yeter. Ya da bir yemekte sanatsal bir şıklık aramiyorlar. Doysunlar yeter.. Oysa sen öyle misin ya? Sen önce en az on dakika izlemelisin sarabin kadehteki durusunu! Nasil mucizevi bir kirmizi olduguna sasarak ama sarabin -kirmizisin elbette- askin meyi olmasini uygun bularak... Kirmizi çünkü, daha ne olsun! Acinin renkçesi!

Oysa sarap deyince onlarin aklina sur dibindeki kesler geliyor. Hos sen bahsettikleri kesleri de, kendi yasamsal alanlarinda mutlu insanlar olarak görüyor sun. Igrenmiyorsun. Herkes mutlulugun pesindeyse

eger, onlar bizden bin sise daha yaklasti mutlu sona diye düsünüyorsun. Çünkü her sarap ehli biraz kirilgandir bunu biliyorsun.

Ölüleri seviyorsun sonra... Siir yazmis yazmamis, kat yapmis yapmamis, bomba koymus koymamis bütün ölüleri seviyorsun. Ölülerden hinç alanlari anlamiyorsun. Nasil oluyor da teröristler ölü olarak ele geçiriliyor anlamiyorsun. Peki bu ölü olarak ele geçirilenler ne olarak gömülüyor! Bir terörist öldükten sonra da terörist midir? Bir ölü nasil terör eylemi yapabiliyor?

Insan öldüren ölüler mi var? Korku filmi mi çeviriyorsunuz yoksa benim devletin artik reenkarnasyona mi inaniyor? Bir idam cezasini kaç kez infaz edebilecegi saniyorsunuz ki? Neden gencecik, çürümüs ölü bedenleri yanyana dizip dünya aleme gösteriyorsunuz? Neden, en azindan ölü genç kizlarin üstünü örtmüyorsunuz? Onlarin çiplakligi sizi utandirmiyor mu? Neden? Ölülerden ne istiyorsunuz? Önce düsmani vurup sonra mezari basinda bögürebögüre aglayan kahramanlar yasamayacak mi bir daha?

Reenkarnasyon onlar için geçerli degil mi? Ölüleri rahat birakin. Onlara saygili davranin. Onlar öldü. korkacak bir sey yok artik. Bu kardes talaninda hepsi bizim bahçemizin çocuklari degil mi?..

Ölen, öldüren... Madem ki bu öl meler öldürmeler bitmiyor, bari gelin ölülerimizi ayni saygiyla gömelim.

Matemimizde ortak olalim. Agitlarimiz kardes degil mi artik yoksa? Birbirimize taziye ye gidelim. Aglayici

kadinlari olalim anli evlerimizin!

Bosuna bagiriyorsun Kirilgan, duymuyorlar. Zaten biraz daha bagirirsan sana da terörist diyebilirler.

Oysa sen sinir sistemi olan hiçbir canliyi yemiyorsun bile.Farketmez , çünkü onlar o kadar çok bagiriyor ki kendi seslerinden baskasini duymaz olmuslar.

Senin asil adin Kirilgan. Dudaklarinin titrekligin den belli. Yanlis ülkenin hatta yanlis dünyanin zamansiz

gelmis çocugusun sen. Öyle tuhafsin ki her ölüme ama her ölüme agliyorsun... Zalimin de mazlumun da aci sonu seni ayni oranda üzüyor artik. Hatirliyorsun halaÇavuseskunun cellatlarinin karsisindaki çaresizligini... Ve tanri kamerayi yaratti diyorsun kendi kendine.

Yasasin artik istedigimiz kadar zavallilasabilir ve bunu gizli veya apaçik kamerayla tesbit

edebiliriz! Çünkü artik her boydan her çesit kameramiz var.

Görme duyunuzu -ki en kolay kandirilandir bütün da duyularinizin önüne çikarabiliriz artik! Yasasin, dünyamizi istedigimiz kadar igrençlestirebiliriz! Bir tabak popcorn esliginde infazlari seyredebiliriz!

Yanlis kameraya konusuyorsun Kirilgan, seni çekmiyorlar. Dedim ya sen hesapta yoksun.

Bu televizyon haberleri, programlan senin için yapilmiyor.Reyting hesaplarinda sen yoksun. Sen yasamiyorsun Kirilgan.

Bunlarin tümü onlar için yapiliyor. Onlarin sevdigi program, onlarin sevdigi haber yapiliyor. Bir haberi sevmek ya da sevmemek ne demektir sen anlamiyorsun ama, onlar anliyor.

Sevmek... Sihirli kelimeyi kullandim galiba? Duyunca yüzünden gri bir bulut geçti de... Hangi yagmura gidiyor acaba’ Seni en çok kiran sözcük degil mi?

Sevgi.. Sevmek... Birini, bir seyi, bir yeri sevmek... Vatani sevmek mesela. Bunu da çok anladigin söylenemez degil mi? Yani eger bu, Istanbul disinda Istanbulsuz yapamamaksa, Bogaz’da bir balik-raki aksami nin hasretiyle kederden gebermekse mesela Isveç’te, söyleyecek bir sey yok galiba, tam olarak böyle degil istedikleri. Evetevet onlar ISTIYORLAR... Senin sevgini tartiyorlar. Vatani onlar gibi ve onlarin istedigi kadar sevmen gerekiyor.

Aslinda görülmez bir yazi yar sinir kapilarinda yurdun. SEVMEK

MECBURIDIR! SEVMEYEN DEFOLSUN GITSIN!

Sen de bagirip sevmenin mecburiyeti olur mu, mecburiyet diye bir sözcük kullanilir mi yürek

mesailerinde? Bu toprak parçasini sevilecek bir yer yapalim önce!. Ve sonra kimsenin seni duymayacagi

bir kuytuya saklanip, belki de iki damla gözyasi esliginde ve muhtemelen ikinci raki dublesinden sonra -ki

sarap askin içkisiyse raki da hasretindir- sizili bir cümle düsüyor agzindan yere:

Ey benim üç tarafi hüzünlerle çevrili yurdum,umrunda mi bilmiyorum ama, seni seviyorum.

Aslinda sen iyi bir adama benziyorsun Kirilgan. Kimseye bir zararin yok en azindan. Ne aci degil mi, zararsiz olmak iyi olmaya yetiyor. Çünkü etrafta bir sürü yasam zararlisi var ve tarim bakanligi henüz bunlara karsi ciddi bir tedbir almis degil...

Yani diyecegim su ki Kirilgan, bu kadar takma kafana... Hiçbir seyi de üstüne alinma. Çünkü dedim ya, sen hesapta yoksun: Hiçbir seyi seni düsünerek yapmiyorlar!

Ne televizyonlari, ne gazeteleri, ne savaslari..

Senin asil adin Kirilgan. Alninda yaziyor.

 

                                                                  yılmaz erdoğan

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

29/3/2007 - HÜZÜNBAZ SEVİŞMELER (Yılmaz Erdoğan)

Kategori: YILMAZ ERDOGAN

 

 

          

HÜZÜNBAZ SEVISMELER

Adam, sessiz sebepsiz asklarinin ugultusunu dinleyerek, hatta ve zaman zaman, bu seslere içten içe

yanitlar yetistirerek yürüyordu, kaldirimi kendisinden büyük yolda. Bulutlar vardi, mor, gri, beyaz, kül

rengi bulutlar. Bu, mor gri, beyaz, kül rengi bulutlara bakadurdu bir süre. Ve yürüdü Adam mor, gri,

beyaz, kül rengi bulutlarin gözetiminde kendisi kaldirimindan küçük yolda.

Simitleri gerçekten gevrek ve sicakti vapurdaki simitçinin. Simitleri satilsin da para kazansin diye

bagirmiyordu, bir gerçegi dile getiriyordu insanca. Ama kimse inanmiyordu. Adam inaniyordu ve belki de

bu yüzden bulustu gülücükleri, vapurun çok kuytu bir yerinde.

Suya bakti Adam, sudaki yüzüne, kendisine. Kim, nerede ve ne zaman kendisidir? Deniz, pariltisi gözde

yansi yan, mavilere giyinik bir sonsuzluk o zaman.. Mavi’den siyaha kaçak ve mora meyilli, alisik gözlere

yeni yesil gökkusaklari sunmaya üretken çilgin bir islaklik.. Islandi gözleri.

Indi vapurdan. Vapur rahatladi. Hafifçe gerindi kaptan.

Adam ince ince gülüyordu. Körpe körpe, köpüre köpüre cilvelesen denizin kiyisinda.. Yakisikli miyim,

diye sordu Biyikli Adama. Biyikli Adam orada degildi, duymazliktan geldi. Biyikli bir adama yakisacak

davranis degildi ama biyikli adamlar davranisacaklari zaman bize sormuyorlardi. Çok az insan bilir soru

eklerinin ayri yazilmasi gerektigini. Biyikli Adam da bilmiyordu, zamanin düsünceden ayri yazilacagini.

Yakisikli sayilirsin, dedi Dilsiz Kadin. Yillar yili herkesler Onun kör oldugunu sanmislardi. Kör olmadigini

görememislerdi ve yine yanilmislardi. Yanilmisliklarini yinelemislerdi de denebilir ama bu gerçegin façasini

degistirmez. Zaten hangimiz degistirebildik ki, az buçuk gayri safii milli hasila telaslanmalarini?

Degistirmek gibisi var mi, dönüsmek gibisi? içine hagayretlik getirdigin küçük evrak çantasi ve özel kalem

müdürü yasantisinin içinde bir çiban asilliginde aykirilasmak.. Birinci Adam olmak da var, Yoldan Geçen

Adamin Sesi olmak da.. Ya da hiç zamanlanmadigi halde, bir tesrifatçinin tesrifatina sanik o1arak, en

arkadan kendi filmini izlemek de var...

Kadin ürkek ve çorabi kaçmisçasina tedirgin ve trafik kurallarina Özenli adimlarla geçti kirmizi isiktan.

Söyleniyordu.

— Neden sevgililer içi el teri paylasiminda bulunamiyorum. Seni seviyorum, öyle mi? Niye? Söylenmis

replikleri yinelemek mi bütün isimiz? Yoksa daragaçlarinin iz düsümüne serpistirilmis dogrulari mi

dogrultmaya didiniyoruz?

Kadin, dallari salkim saçak özentili bir agacin gariban gölgesine sokulurcasina, sessiz bir çiglik atti, teri

diz boyu otobüs sikintisinin içinde:

— Ben otobüste degildim ki.. Kirmizi isikta durmaya çalisiyordum. Neden baskasina ait kendi kaderimin

tayin hakki?

Adam bankta, Kadin otobüste terlemekte.. Saatler zamanin olagan seyrinde, sanci içinde.. Belki

birbirlerine verebileceklerinin çogunu tüketmisler görücü yöntemi yazgilarinda ama yine de anne sütü

sicaklar sakliyorlar, ikili düslere yamanacak. Görseler, sezebilseler, konusacak bir konu basligi ortaya

atmanin ve paylasmanin deli desik sevincini.. Merhaba, nasilsiniz, siz kimsiniz, ben nasilim, siz 0 musunuz,

sag olun, tanistigimiza memnun olmak isterim, beni hayal kirikligina ugratmayin, sag olun kullanmiyorum..

Kadin bankin biraz gerisinde durdu. Karsiya bakti. Karsilara.. Kimi kimsesi olmayan nice kimseler

bakiyor, kirli duvarlara yazili, çok zaferler özlemis yazilarin, artik soyut resim olmus haline, diye düsündü.

Siyahla umut yazilmis, polis beyazla silmis, diye düsündü. Diye düsünmek özgürce. Isteyen istedigini, diye

düsünebilir, diye düsündü.

Adam, rüzgara aldirmadan bakiyordu Kadina. Kadinin küçük ama dik basli, varligini her firsatta

duyurmaya çabali armut memelerine.

Keske öyle oturmasaydi Kadin. Keske, düsledigim gibi, amaçli sonuçsuz yolculuklara hazir, ölümle alayli

bir huzurla biraki-düsü-oturuverseydi.

Merhaba, diyebilseydim.

Siz kimsiniz, nedensiniz, sorabilseydi.

Merhaba, dedi Adam,

— Merhaba, dedi Kadin.

Oysa az geride, olmamis bir sevda böyle bitmisti:

(Sana söylemeliyim. Haksizlik bu. Ama öyle incesin ki ya kirilirsan, bu dikensiz aksamüstü?.. Bileklerim

incinir, yüregim burkulur inan.. Sana bitti demek, üzgünüm söylemek, kal gitme, ben giderim, ben ölürüm,

hasretler eritirim omuriligim de.. Ayrilalim.. Dur, düsürme gözlerini katisiksiz hüznüme. Hayir, aglama n

‘olursun.. Gemilerin çürür batak sularimda, intiharlara jilet olur. Acim sirrina erdirmez. N’olursun aglama.

Biliyorum hazir degildin, beklemiyordun ama o güzel gözlerini yalanlamak.

—Ama.. ben seviyorum., neden?

Aglama n ‘olur..

Gözyasin hüzün büyütür, damlar yüregime geceleri.. Kapa parantez)

— Siire inanir misiniz, diye sordu Adam.

— Sair misiniz, diye sordu Kadin.

Kadife pantolon giymissiniz, ne güzel. Kalçalariniz federe, memeleriniz ufacik. O’nun da öyleydi. Ama hiç

kadife pantolon giymezdi. Gri, yirtmaçli bir etegi vardi, çok sik giydigi. Saçlari kisaydi. Kisa saçlarina gri

etek yakisirdi. Gri etek giydiginde, saçlari yirtmaçli bir kisaliga bürünürdü. Bilirdi uzun gömlek sevdigimi

ve yaprak dolmasi. Asil isimiz bilmek degil. Kisa saçlari, gri yirtmaçli etegi ve uzun gömlegiyle severdi

beni bilmeden.

— Okumak isterdim siirlerinizi, dedi Kadin.

Yüzünüz sivilceli. Kadife pantolon giymissiniz. Dudaklariniz öldüm ölesiye güzel. Yanaklariniz

anlatilmamali. Sarap içiyoruz yanaklarinizin rengine. Bankta filan degil evdeyiz simdi. Saz çaliyorum,

türküleri paylasiyoruz, kimsenin imzasi olmadan. Bütün türkülerimiz ve sarap anonim. Demiri toz ediyorlar

sevgiyi yoz.. Güzel uyak.

— Ben de siir yaziyorum, insanlara ragmen.

— Neden insanlara ragmen? Oysa insanlar için olmali.

— Yok ya? Niye?

Bir kinaye gülüsle kaldirdi sarap kadehini Kadin. Demek tartisacagiz. Demek sözcükleri ayiklayip seçip

savuracagiz birbirimize.. Ne güzel. Ne sicak.

Öpmeli o dudaklari düsüncesi, Adamin içinde kivraniyordu, aç bir salgi gibi. Yüzünün sicakliginda

döllenme istegi.. Ilk öpüsmeler.. Sabah, zamansiz uyanmalarda duyulan uyku hasreti.. Kirilasiya

susamisken, durup bir süre izlemek berrak suyu.. Kimi öfkelerden alninin akiyla siyrilmasi insanin...

Öpüserek gidilir gizlerin kolkola gülümsedigi yere. Öpüsüyorlardi. Dudaklardan beyne transit tasimaci

sinirlerin cümbüsü duyuluyordu kulaklarinda.. Iri, öpbenili dudaklar.. Öpüsüyorlardi.. Hiç taninmayan

topraklari eseler gibi.. Sulari göbekten damlatir gibi geceye.

Saatlar geçiyordu, daha öncekiler gibi. Biri öncekinden yanlis, biri berikinden yalniz. Akrep yelkovana

alisik. Alismislik iste: Bir vazoyu her zaman ayni yerde görmenin, görmek istemenin asagiligi...

— Biz alismayacagiz, degil mi?

Zamanlar zamanlarin pesisira, belkili, acaba’li, herhalde ’ li bir alismisligi yürütüyorlardi. Dudaklarda

öfkenin, sevincin, birini, birseyi bulmuslugun izleri.. Ve kaybetmek korkusu.

(Sari! bana. Son bir kez belki ama n ‘olursun saril. Öpüselim yine. Binlerce kez hükümran oldugum o

dolgunluklar, neden irak simdi, sevincimin dalga dövmüs kiyilarina? Neden daha öpbenili bu ölüm

dudaklar?.. Neden iç kiran heyecanlar, yangilar üretiyor bin aksam dayandigim duvarlar?.. Öpüselim.

— Pekiyi, dedi Kadin.. Son ve tek..

Öpüstüler, öpüsmek denirse. Üsmek degildi, üsmek yoktu. Sadece öpmeye telasliydi Adam.

— Seviselim, dedi Adam.. Son ve tek.

— Hayir, yapamam.

Hayirlar, yapamamlar uzakti. Olmazlar öykü...

— Baskasini seviyorum, dedi Kadin. Ona karsi...

Yani.. Öyle iste...

0?.. Demek o, onlar var artik? Ama benim, bilmistim, sicak siirimsi bel kivrimini. Nasil olur da nasil olur

sorusunu sorar olurum? Demek simdi o tüttürüyor siirimizi? biz yazmadik mi? Düsümüzden tirnagimizdan

arttirmadik mi?)

Öpüsmeler acimasizca yetersiz kalmaya baslamisti. Çekimser, dokunulmaz, bakilmaz yerlere gidiyordu

seyir. Adam ve Kadin dogal bir sete takilmislardi. Dogalligin ilkel inatçiligina.

Demek bakiresin.. Kadife pantolon giymissin bakireligine.. Ne güzel.. Bu yüzden mi kalçalarin federe,

memelerin ufacik?

(Gitme, Dur... Yalnizim.. Ünlem isaretleri büyüyor içimin yanik aydinliginda. Gitme.. En aptal sarkilardaki

yalnizlik bu.. Elim sair sancilarim.. Gidisin... Aksamdan aksama demledigimiz sevda... Birbirinizi

seviyorsunuz, bunu anliyorum. Hayir anlamiyorum. Biri birine gel beraber bir olalim demis, biri yalnizmis

biri gibi, birbirleriyle bir olamayacaklarinda birlesince fikirleri biri birine, O ’nunla birlikteyiz, birbirimizi

seviyoruz, demis)

— Neden konusmuyorsun insanlarla? Onlar benim arkadaslarim, diye bagirdi adam.. Ilk kavgadan son

kavgaya giden yolun ortasinda.

— Biz de mi çürüttük yoksa?

Gittin.. Arkana bakmadan... Benim, arkana bakip bakmayacagini düsündügümü düsünerek. Farelerin

bile kemirmekten usandigi film seritlerindeki gibi. Beni birakip kimsesizligin ülser gecesine, gittin.. O’nunla

giyeceksin kadife pantolon gecelerini

Çogunu anlatamadim seni sevmelerimin. Kadife pantolon giymistin çünkü. Kalçalarin federeydi,

memelerin ufacik.. Sicakti, güzeldi. Tarihlerden dili geçmis zamandi. Genis zamanlara sarkiyor simdi

yalnizligimiz.

Adam bankta oturmaktan sikilmisti, Kadin karsilara bakmaktan. Adam banktan kalkti, Kadin karsilara

bak maktan yorgun. Ikisi de ayaktaydi simdi. Ikisi de ayakta olduklari halde, insanlar telasliydilar. Kadin

Adam’a bakti, tipki karsilara bakar gibi. Adam Kadin’i süzdü bir an, bankta oturur gibi Sonra yürüdü

Kadin, karsilara.

Adam baska, Kadin karsilarda. Saatler zamanin her hangi bir yerinde sanci içinde.

Yalnizligin genis zamaninda Adam, Kadin ve saatler..

                                                                    

 

              yılmaz erdoğan (hüzünbaz sevişmeler-alıntı )                                           1989

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/3/2007 - BU YOL NEREYE GİDER...

Kategori: YILMAZ ERDOGAN

 

 

BU YOL NEREYE GİDER               

 

 

 

  bir kuğunun boynuna dokunurken…

yol bir yere gitmez
içerde
düz saçlara uğrar
ayak üstü bir akşamüstü
her plansız ürperişin sonu
hüsran
ve hüsran
çok sanat müziği bir kelimedir

yol bir yere gitmez
o bir durma biçimidir
yol yoluyla gidebilir yare
yoldan çıkabilir apansız
ve ömür bitebilir yoldan önce
ama yol bir yere gitmez
o bir durma biçimidir
yaşamak
hızlı bir ölme biçimidir
düşünce ışıktan yavaşsa
erken gidilmelidir
gerdan sözcüğüne
bir kuyumcuda da rastlayabilirsin
bir kasapta da
kalbin sızlamaz
bir kuzu yüreğini vitrinde görünce
o bir beslenme biçimidir
ama korkarsın
kurdun sevdiği havadan
ayakkabı yaparsın yılandan

yol bir yere gitmez
o bir durma biçimidir
her garantiyi istersin hayattan
oysa ölümle yaşam arası
uzun malum ince bir yol
bir yere gitmez
o bir ölme biçimidir

iyi yolculuklar denmez bir gidene
yapılamaz çünkü
çok yolculuk bir seferde
yolcu denmez her gidene
herkes o yolun taraftarı olmayabilir
hiç bir sürgün
gittiği yolu sevmez mesela

yol bir yere gitmez
o bir susma biçimidir
soğuk bir taşıtın uğultusunda

 

                                            YILMAZ ERDOĞAN

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/3/2007 - YENİ BİR SAYFADA SANA BAKMAK

Kategori: YILMAZ ERDOGAN

 

 

Yeni Bir Sayfada Sana Bakmak
   

her şey yapılabilir
bir beyaz kağıtla
uçak örneğin uçurtma mesela
altına konulabilir
bir ayağı ötekinden kısa olduğu için
sallanan bir masanın
veya şiir yazılabilir
süresi ötekilerden kısa
bir ömür üzerine.

bir beyaz kağıda
her şey yazılabilir
senin dışında
güzelliğine benzetme bulmak zor
sen iyisi mi sana benzemeye çalışan
her şeyden
bir gülden bir ilk bir sonbahardan sor
belki tabiattadır çaresi
senin bir çiçeğe bu kadar benzemenin
ve benim
bilinci nasırlı bir bahçıvan çaresizliğim
anlarım bitkiden filan
ama anlatamam
toprağın güneşle konuşmasını
sana çok benzeyen bir çiçek yoluyla

sen bana ışık ver yeter
bende filiz çok
köklerim içimde gizlidir
gelen giden açan soran bere budak yok
bir şiir istersin
“içinde benzetmeler olan”
kusura bakma sevgilim
heybemde sana benzeyecek kadar
güzel bir şey yok

uzun bir yoldan gelen
tedariksiz katıksız bir yolcuyum
yaralı yarasız sevdalardan geçtim
koynumda bir beyaz kağıt boşluğu
her şeyi anlattım
olan olmayan acıtan sancıtan
bilsem ki sana varmak içindi
bütün mola sancıları
bütün stabilize arkadaşlıklar
daha hızlı koşardım
severadım gelirdim
gözlerinin mercan maviliğine

sana bakmak
suya bakmaktır
sana bakmak
bir mucizeyi anlamaktır

sağa sola bakmadan yürüdüğüm yollar tanıktır
aşk sorgusunda şahanem
yalnız kelepçeler sanıktır
ne yazsam olmuyor
çünkü bilenler hatırlar
hem yapılmış hem yapma çiçek satanlar
bahçıvanlar değil tüccarlardır
sen öyle göz
sen öyle toprak ve güneş ortaklığı
sen teninde cennet kayganlığı iken
sana şiir yazmak ahmaklıktır

bir tek söz kalır
dişlerimin arasından
ben sana gülüm derim
gülün ömrü uzamaya başlar

verdiğim bütün sözler
sende kalsın isterim
ben sana gülüm derim
gül sana benzediği için ölümsüz
yazdığım bütün şiirler
sana başlayan bir kitap için önsöz

sana bakmak
bir beyaz kağıda bakmaktır
her şey olmaya hazır
sana bakmak
suya bakmaktır
gördüğün suretten utanmak
sana bakmak
bütün rastlantıları reddedip
bir mucizeyi anlamaktır
sana bakmak
Allah’a inanmaktır

.

Yılmaz Erdoğan

                          

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

22/3/2007 - BİR NEVİ OTUZÜÇ YAŞ ŞİİRİ

Kategori: YILMAZ ERDOGAN

 

 

Bir Nevi Otuzüç Yaş şiiri

 

 

Artık kısa pantolonlu çocukları
Gençlik parkına götürmüyorlar
Ve anneler trafik lambalarında köylü değiller o kadar
Locadaki farelerden bile kemirgen
Gişeci kadın nur sinemasında
En sevdiğim karate filmi
Tek kollu kahramanımızdı vang yu
Ve ondan çok kollu doğmuştu bruce lee
Ki genç yaşta kaybettik kendisini

Ulan falkonetti seni bir elime geçireceğim var ya
Elektrikler kesilir zengin ve yoksul’un tam ortasında
Ve’nin tam üstünde yani
Hassiktir dense de derinden yurttaşın
Elektrik idaresindeki yurttaşa ne o yurttaş
Zırpa pırta elektrik kesiliyor
Diyebilesi yoktur ki

BİRTEK KOKUDUR GEÇMEYEN ZAMANLA
HER DUYULDUĞUNDA
BİRAZ DAHA KESKİNLEŞEN

O zaman amerikan arabaları bizim evin önünde
Dolmuş eylerken caddeyi
Ümit besen de film yapar niye yapmasın ki furyadır bu
Ama seyretmek suça giriyor canım annem
Zaten bu yumurtalı sandöviçlerle
Kesin kovarlar bizi ki
Korkarım her şiire konuk olacak
Mahur bir otlupeynir kokusu süreyya sinemasında
Mübarekler pikniğe gelmişler
Hayır benim kokoş teyzem
Mübarekler hakkari’ den gelmişler

Okul bitimlerinde çamsakızı ağlamalar yok artık
Filiz beni unutma ki hakkari
Unutulmaya müsait bir yerdir
Mektup yaz yoksa çok kurak geçecek bu yaz
Hep saklayacağım hatıra defterime yazdığın
Yazının yanındaki kan damlayan kalbi
Seni seviyorum filiz
Yemin et! bak vallahi!

Yok artık bu kendini şaşırmış
Kendi edasını kendisi bozan cümleler

Niyazi’nin kısalığı uzunların problemi
Aynı zekanın sırasında oturuyoruz
Bozkırımın çilli çocuğuyla avukat oldu sonra
Kimin neresine değer bu nostaljik kırıntılar
Herkesin sandık odası kendine gizemli
Ama kolejli çocuklar nasıl sevişiyor
Ve kızlar yine kolejli onlarda ve taş gibi
Bu kız varya insanın sevgilisi olsa
Uyku tutmaz adamı
Ama rüyasında başka bir lavuğa vermesin hesabı
Yükseliş’in tuvaletinde kız resmen düşük yapmış
Tabii fevzi de yok
Hepimizin bayıla bayıla yuttuğu
Kolejli çocuk yalanlarını söylesin
Ona kalsa artık sevişmese de olur
Bütün okulu getirip götürmüşlüğü var
Düzliseliliğimize cintonik içiyoruz
Paralı palavralarıyla fevzi’nin
Kolejliden darbe yeme işi ilerideymiş
O zaman bilmiyoruz tabii

Haluk o zaman araba sahibi
Ki biz bisiklet kavgası yapmaktayız daha
Ağbim mustafa’yla
E tabi mobilya dükkanı beş katlı olunca
Olsu yakışır kardeşime ki bazı tandır ısmarlıyor
Siteler dükkana gidince
Nerden baksan kolası ayranı filan
Epey para tutuyor konyalı’dan et yiyorsun kolay değil

Ah pınar! diye girmeli o sokağa
Ey kalçası kendinden güzel kendinden bağımsız insan
O kotu giyiyorsun ya senin değil
Bizim üstümüze
Yapışıyor
Ki levis o zamanherkeste yok
Biz yerli malı dandik kotu
Çamaşır suyuyla amerikanlaştırıyoruz o devir ve
Bir konvers almışım elden düşme ağlaya sızlaya
Babaannem hiçbir marka bilmiyor
Bu pırtıkları mı aldın diyebiliyor konversim hakkında
Ve bir de filiz vermiş pınar’ın annesi bak sen
Ve kader ve songül ve nazire
Ve şu anda adını sayamadığımız
Diyarbakır mantalitesinin kız çocukları
Yakantop en erotik eğlencedir bize

Ah be melike geçme burdan çekirdek çitleye çitleye
Biliyorsun fena oluyor yakan topun
Ateşli kısmı sen gelince
Annesi kuaför ya deli ediyor melike mahalleninistediği zaman fön çekemeyen kızlarını

SENİN GİBİ GÜZELİNİ BİR DAHA
GÖREMEYECEĞİMİ BİLSEM
NE ARTİSTİ BE
KAPINA MENTEŞE OLURUM

Biliyorum aradan yirmi yıl geçti
Bilmiyorum hangi manasız adamlarla seviştin
Biliyorum çok geç oldu kalkacağız bu dünyadan
Ama seni seviyorum melike
Bu şiire biryerde rastlarsan mutlaka beni ara

Başak dediğin dünyanın en genç orospusu
Sokaktan geçen saçının arkası uzun çocuğu kesiyor
Benim elimi tutarken ki orta ikide henüz
Ben lise birdeyim ki saçlarımı ortadan ayırmaya
Cesaretim yok daha
Seni seviyorum diyor yalandan
Vallahi bak diye and veriyor sahtekar
Ve sahtekarlık benim küçük aşüfteme o kadar yakışıyor
Ve ben kadınların sahtekarlıklarına inanmaya
Öyle erken bir yaşta başlıyorum ki
Biliyorum gülücüğünde tüm erkeklere yer var
Başak’ın

Ama gel gör ki ben o zaman
Böyle entelektüel bakmıyorum hadiseye
Tabii diyorum oğlu sende
Bu burun olduğu müddetçe
Ve skoda bacak durumun düzelmedikçe ki
Herşeyin ameliyatı var bunun yok
Hiçbir kızı tümüyle çıplak göremeyeceksin
Peki saçlarımı ortadan ayırsam?
Gitmez olum manyaklaşma senin kafan üçgen
O vakit doğumgünü partisi yapmaktır tek çare ki
Bu sene benim üçüncü doğuşum olacak bu
Ota boka parti veriyoruz dans ederken ilhan
Bir bacağını sabit tutacaksın akabinde tak
Bacağın kızın iki bacağı arasına sızıyor iyi mi
Önce müzük eye of the tiger yeni çıkmış
Ve bittabii sade kola içiliyor o zaman kızlarla
Ortamda içki varsa zaten büyük hadise
Daha kabız zamanlarımız o zaman, o da şundan
Hani pederden gizli tuvalette sigara içmeler sırasında
E malum tuvaleti frost oluyor
Sigara zayi olmasın sebebi o soğukta
Uzayan tuvalet seansları kabız etti netice
Peki hep mi tuvalet ihtiyacı
İclal yengenin yemekli gecelerinde
Az ye hayvan gören de
Seni evde aç bırakıyoruz zanneder
Ama bu börek değil be kardeşim başka bir şey
Ecevit diyor naif amcam bu işi götürür kadrosu var
Demirel’in yok mu
Koskoca demokrat parti tecrübesi var
Ecevit erbakan’la işe girerse sonu olur bence
Ben onu demiyorum kardeşim diyor necdet amcam ki
O ağbeysine kardeşim dediğine göre kesin hır çıkacak

Allahım ne çok aktif siyaset bu
Pasif insanların hayatında
Kaç hükümet düşürdü kaç devrim yaptılar
Tavuk etli rakı sofralarında küçüklüğümün
Bu kadar sever misin memleketi?
Al! Şımardı işte!
Hadi gel dee hala mı demirel geyiğine girme
O zaman demirel başbakan olarak var ve
Spor yaptığına dair hiçbir emare yok

Yok artık o rakı sofralarındaki
Umutlu umutsuzluk
Hep parayı buldun bulamadın muhabbeti şimdiki

Sülün abla senin kıymetini o astsubay bimez
Perdenin aralığında görmedi ki seni
Evlendiniz sen de lök diye soyundun
Kostüm zorlama ışık berbat
Hiçbirşey sahiden olmuyor
Ama bizim filmimiz öylemiydi seninle
Yatardık sotaya pencerenin önüne
Ürpertir soğuk gece şehvet neyse işte
Senin odanın ışığı yanar
Nasıl çapkın yüzlük bir ampul
İlk gülme efekti belirir gecede
Hemen susturulur kıkırdayan bizzat gece tarafından
Bir an kaybolur odanın kırsalında
Oyalanırsın on saniye kadar
Derken bir dönersin ki bizim perde aralığına
Allahım sutyen katına!
Ve sülün bir beyaz sutyendirergenlik çağımın adı
Hani senin assubayın görmediği bile
Hani o gerdek karanlığında alelacele çıkarıp
Yastığın altına tıkıştırdığın
Ben sende kadın meselesini sevdim biliyor musun
Şimdi bırak bu ayakları diyeceksin
Ama samimi söylüyorum
Senden öğrendim tenimde kadın ne iş yaparmış
Eyvah dedim ben şimdi hep bundan isterim
Eteği de mi çıkardın
Yokcanım bu kadarına dayanmaz
Uzayan sokağın abazanları
İşte düşleri de gerçeği de öldürecek kadar soluk
Ve bir son yazısı kadar sevimsiz gecelik
Örttü meselenin üstünü.
Yani demem o ki sülün ablam
Biz bilirdik kıymetini
Assubaya verdiler o başka

Bir fiyakayla geldiler seni istemeye
O zaman sıteyşın reno yeni çıkmış
Bagaj kısmında çocuk taşımak marifet o zaman
İşte besili papyonlu bir yeğeni oraya çıkarmışlar
Sen de bizim arabanın kafa sallayan köpeği ol misali

Gittin netice
Sıteyşın bir kederle
Bir daha ne senin kıymetin bilinir
Ne de biz yatabiliriz herhangibir kimseyle
Senin beyaz sutyenin olmadan...

Yok artık kaldırımlarda çekirdek çitleyip
Ayıp şeyler konuşan mahalle çocukları
Teknoloji diyorlar bilgisayar internet şu bu
Eğer geçmemişsen
İnteraktif bir kahve muhabbetinin eleğinden
Senden bibok olmaz açık söyleyeyim
Yalanı yüzde görmek gözde tanımak dolanı
Diye bir şey vardı ki çetleşmelerde bulunmaz
Yok artı subayevlerinin
Salkım tadında dizilmiş bahçelerinden
Gül çalan varoş romantikleri
Kurutup karşılıksız aşklarına vandallayan
Çağla çalmaya gider mi insan babasıyla
Tam dallas’ın oynadığı saatte ki o saatte
Apartmanı götürsen kimsenin ruhu duymuyor
Eee kolay mı olum lusi’ye rey amcası kaymış
Gerçi o sıra amcası olduğunu bilmiyor muş
Ama olsun netice değişmez
Islak çağlalar cepleri nemlendiriyor ya
Nasıl bahar oluyor anlatamam
Veya kırmızıyla daha dün tanışmış bir kiraz tanesinin
Ki cennetin afişi bir gün yapılacaksa
Mutlaka bu kiraz tanesi de bulunmalıdır
Ağza getirdiği bayram sabahı ekşiliği
Ben seni denedim demiştin ya yeter mi sana
Hala utanırım hatırladıkça
Hani kendi kirazlarım dururken
Senden istemiştim de hani....neyse utandım yine.

Yok artık golf sahası ki
Kalın duvar dikenli tel ardından izliyoruz
Elin amerikalısının bizim mahalledeki golf maçını
Tam yirmi yıl golf sahasının kıyısında oturdu ama
Golfün nasıl oynandığını hala bilmez mahalleli
Bazan aralardan kaçak sızmalar yapardık
Hani gelincik toplama hesabına

VE ANCAK BENİM ÜLKEMDE
KOVALAR ÇOCUKLARI BEKÇİLER
ÇİÇEK TOPLUYORLAR DİYE...

hele bir de golf topu bulduk mu tamamdır
lan oğlum bu topla ne oynuyor bu kerizler

sonra kaldırdılar dikenli telleri
açıldı halkımın parkı halkıma
ama bir daha
asla
gelincik bitmedi orada
bu da kıssamızın acıklı hissesi
bizde faiz yok
hata payı veriyoruz...

ve sevmeyi ne çok severdik
kızları, memleketi
ve faşistlerden ne çok nefret ederdik
faşist dediğin de kurtlu murtlu
elmanın öbür yarısı işte
daha sümüğümüz pantolonumuzda kurumamış
elimizde leo huberman sosyalizmin alfabesi
çeviriyoruz geleni geçeni
hoop nereden geliyorsun bilader
sağcı mısın solcu mu
ben hiçbirşeye karışmıyorum ağbi
yıkın bu ****yi ot bu!

romantik şiddet diye bir şey verdı yok artık
şiddet öküzleme bir şiddet işte

HERKES KATİL OLDU SONUNDA
OYSA BİR ARA
BAZILARI KAHRAMANDI.

Kim sallar bu kağıt yokluğunda
Çok bölümü tuvalet kağıdına yazılmış şeyleri
Çünkü akasyalar da yok artık
Nasıl açardı bir orospunun
Orasını burasını açması gibi
Bahardan önce gelip baharı çekiştirir gibi

Akasyalar
Yazlık sinemasında ömrümün
Afişi olmalıdır çocukluk bölümünün
Zaten iyi insan bir sevdiği artisti unutmaz
Bir de akasyaları
Eğer ki çocukluğuna açmışsa
Yenir de o biliyorsun
Ondan sonra ne zaman bir kız elini tutsa
Hatırlarsın tadını

Neyse geç oldu ağbiyciğim
Şimdilik bırakalım
İstersen bırakma kağıt bitti zaten
Ama ömür bu hep yazmaya sebep
Nasılsa devam edeceğiz
Yazmaya.
Yaşamaya.

3-4aralık'99, nürnberg-berlin

 

Yılmaz Erdoğan

 

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/3/2007 - SIRADAN BİR ERKEĞİN HAYAT HİKAYESİ...

Kategori: YILMAZ ERDOGAN

 

 

                                                      SIRADAN BlR ERKEGlN HAYAT HlKAYESl

 

Bir dönem uçmak ister erkek,
kus gibi kanatlanmak, özgürlügünü
doyasıya yasamak…
Uçar, uçar, okyanuslar aşar.
Sonra bir dönem gelir,
özgürlügünde boğuldugunu farkeder,
esas hapsin mutlak özgürlük oldugunu,
onun uğruna nelerden vazgeçtigini hatırlarken…
Bitti der, artık doydum.
Baglanmak ister,
aşık olup, sahiplenmek,
daha da önemlisi sahiplenilmek,
düşünülmek, paylaşmak,
özgürlükten daha güzel görünür her seçenek,
hele bir de seviyorsa delicesine.
Evet der, iste bu aradıgım.
Üremek ister,
doğasını dinlemek, hormonlarını dizginlememek,
coluk cocuk sahibi olmak,
babacım denilmek,
kocam, canim, aşkim…
Mutludur,
işte bu der, hayatın anlamı.
Sonra baska bir dönem gelir,
babacımlar yetmez,
büyük aşkların hepsi biter,
kocam, aşkım, canımlar da.
Kaçmak ister,
sorumluluklardan, alışkanlıklardan,
bazen işinden
hatta kendinden.
Yeter der,
bu degildi benim hayal ettigim…
Güzel tebessümlere takılmaya başlar gözleri,
yeni kokulara, genç tenlere.
Yeni hayallere dalmaya başlar benligi,
hiçbir yere ait hissetmedigi.
Vazgeçtim der,
eger cesursa, çok üzgünüm,
bu degil hayattan beklentim.
Bir yeni sayfa daha açar,
kısacık hayatında,
Özgürlügün eski tadi olmasa da.
O mu? der,
yok bu kesin,
yine yanıldım,
anlamıyor hiçbiri beni.
Yaş ilerler,
çizgiler kendini belli eder…
Kırlaşmıs saçlarını
şevkatle okşayacak bir el,
onu deli gibi arzulayacak genç bir beden,
kaygılarını paylaşacak olgun ruh,
hiç büyümeyecek çocuk
Ruhunu kabullenecek
anlayışlı karakter arar ama
Tek vücutta bulamaz.
Nafile der,
arayışlarim nafile…
Kabullenir çaresizce,
yetinir seçeneklerden biriyle.
Yüregindeki yalnızlık ateşi sönmez,
arayışı hiç ama hiç bitmez,
son pişmanlık fayda etmez
Siradan bir erkek bu, sukunet nedir bilmez… 
 

                                  Yılmaz Erdoğan

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Sevgi.. Sevmek... Birini, bir şeyi, bir yeri sevmek... Vatanı sevmek mesela. Bunu da çok anladığın söylenemez değil mi? Yani eğer bu, İstanbul dışında İstanbul'suz yapamamaksa, Boğazda bir balık-rakı akşamının hasretiyle kederden gebermekse mesela İsveçte, söyleyecek bir şey yok... galiba, tam olarak böyle değil istedikleri. Evet evet onlar İSTİYORLAR... Senin sevgini tartıyorlar. Vatanı onlar gibi ve onların istediği kadar sevmen gerekiyor. Aslında görülmez bir yazı Var sınır kapılarında yurdun. SEVMEK MECBURİDIR! SEVMEYEN DEFOLSUN GİTSİN!

Kategoriler

  • AHMET ALTAN
  • ahmet telli
  • ASK
  • atilla ilhan
  • CAN DUNDAR
  • CEZMI ERSOZ
  • DENEME
  • DUS YAZILARI
  • edebiyat
  • KADINIM
  • KISA HIKAYELER
  • kitap tanitim
  • NAZIM HIKMET
  • NIHAT BEHRAM
  • O AN FOTOGRAFLARI
  • SIIR
  • siirlerim
  • YAZILARIM
  • YILMAZ ERDOGAN
  • YILMAZ ODABASI
  • Arkadaşlarım

    DELALEDILEMIN
    alike
    mehpareogt
    mikerinos
    elifsule
    zewsemal
    benmasumum
    okumaca
    hayalleringemisi
    guldefne
    yagmur056
    terskare
    siargunlugu
    nursalkimi
    kerime28
    sudeasya
    asu
    mavikoridor
    paranteziciguncesi
    sabaruzgari
    tavsantepeligenclik
    incilenhayal
    cananyoldas
    egeseda
    sercen
    yagmurtuana
    hephuzun
    SAHRA88SAHRA
    destinazilan
    yolcuhmevlayagider
    unutkan
    melegimmavi
    cobcem
    gizledigimzindanmasallari
    hakimozgen
    emeklilikhaber