5/6/2007 - HİJYENİK AŞKLAR

hijyenik aşklar
Amacım hep komik şeyler yazmaktı... Hayatı çekilir kılmak için yanıma biraz mizah almıştım... Fazlasını size verecektim... Yolda yersiniz diye... Yaşarken... En kızdırıcı durumlardan bile kahkaha elde edecektim. Gülecektiniz ben kızdıkça... Derin çelişkilerle eğlenecektiniz. Manik tarafımı sunacaktım size, depresifliğimden sakınacaktım sizi. Ben Gürbüz Vural’dım çünkü... Tam bir “özel isim” bile sayılmayan... Adımın ilk harfinin büyük yazılması beni özel isim yapmaya yetmiyor çünkü “ismini ilk kez duyduğunuz ama hepinizin tanıdığı” ve sanal hayatlarımıza sunulan bir gölgeydim ben... Nasıl ve neden bir veda ikliminde yazıyorum bu satırları bilmem... Dedim ya depresif tarafıma denk geldiniz işte... Neden bugün böyleyim bilmem... Belki de bir ocak ayının olmadık bir çarşambasında beklenmedik bir güneş çıktı ortaya, ondandır... Hava çok güzeldi ve ortada komik bir şey yoktu. Hava nasıl güzel ve ben nasıl depresifim... İyi havalan sevmez şairler. Yağmur çocuğudur onlar... İyi havalar iyi gelmez has şairlere... Orhan Veli’nin “mahfını” hatırlayın... Ve bir de şimdiki planlı hijyenik sevda karikatürlerinizi düşünün. Her şey daha önce yaşanmış... Kullanılmış ilişkilerdeki ikinci el ucuzluğunu aşk zannediyoruz... Hayır o sözler söylendi... Hayır o şarkıya ağlandı daha önce... Hayır o çiçekler birer pahalı klişeden ibaret... Kırmızı gül aşk demekmiş! Yok ya? Bütün aşklar aynı şey demek değil ki! Sarı gül ayrılık anlamına gelirmiş! Hadi oradan! Kim uyduruyor bunları! Hangi çiçek toptancısı isim verebiliyor binlerce şairin milyon yıldır adlandıramadığı şeylere? Aşkı, ayrılığı, sevdayı şairlerden daha kolay anlatıyor çiçekçiler! Parasını ödeyin yeter... Doğum günlerini, evlilik yıldönümlerini bir hafta önceden hatırlayın yeter... Yerli yerinde olsun klişeleriniz... Şarabınız ve mumlarınız hazır olsun...
Sevmek için iyi bir yürekten çok aksesuarlarınızın tam olması önemlidir... Ben bu “özel” günleri hep unuttum... Yani mart ayının herhangi bir günü “birlikte olduk’ diye sene-i devriyesini neden kutlayalım ki? İnsan nasıl berbat bir duruma düşer bazen... Eve girersin, ışıklar söndürülmüş, mumlar yanmaktadır... O saniye anlarsın, o gün senin unuttuğun, bir “özel” gündür... Allah’ım neydi bugün? Ayın kaçıydı? Daha da önemlisi hangi aydayız? Hep küstüler bana hayatım boyunca... Sevmedim, sevdiysem de önemsemedim zannettiler... Yanıldılar... Seviyordum, önemsiyordum Önemsemediğim, daha doğrusu anlamadığım klişelerdi. Sevdam fazla sadeydi. Aksesuarlarım eksikti. Hala da eksiktir... Ve şimdiki sevdalanmalar fast food hızında... Hızın içinde yitirilen güzelim bir yavaşlık... Daha yavaştık eskiden... Demleye demleye konuşuyor, seviyorduk... Hemen sevişmiyorduk... Karpuz yemek için efendi gibi temmuz ayını bekliyorduk. Yetimdi gecelerimiz. Sigaralara zulüm, kül tablalarına yük...
Etimizden alıyorduk etimizin tadını. Seviyorduk. Sevişiyorduk.
Bazen sadece sevişmeyi seviyorduk. Kalabalık geceleri bekleyen yalnız kahvaltılar için hep acele ediyorduk. Yağsız beyaz peynir tadında ilişkiler kuruyorduk. Seviyorduk. Sevmeyi seviyorduk. Bazı elele yürüyüşlerde keşke yağmur yağsın istiyorduk. Hangi sevdanın üstüne yağmur yağsa, biz onu aşk belliyorduk. Hijyene önem vermiyorduk. Beyaz çarşafların üstündeki lekeler aşklarımızın haritalarıydı.
Hangisi biz, hangisi yavru vatan oradan anlıyorduk. Bekliyorduk... Kantinde, durakta, evde... Bir sevda enstitüsünün ekstern öğrencileriydik.
Devam mecburiyetimiz yoktu. O zaman çıkan hangi kaset Samatya ’yı anlamlı ve aşklı kılıyorsa onu dinliyorduk. Biliyorduk ki o şarkıyı altı yıl sonra duyduğumuzda bir Samatya sevişmesini yeniden yaşayacaktık... Parasızdık. Paraya para demiyorduk. Para kendini bir şey zannediyordu ama biz ona ismiyle hitap ediyorduk. Kimde varsa ondan harcıyorduk. Sevda girişimlerimizden para üstü almıyorduk. Kirliydik. Ter kokuyorduk. Ülke sorunlarını konuşarak sevişmelere yol açıyorduk Ülkemizi ve tenlerimizi seviyorduk. Çok ağlıyorduk sonra. Adam. gibi, aşık gibi, sarhoş gibi ağlıyorduk... Tarihi geçmiş gazetelerin üstüne seriyorduk neyimiz varsa... Kitaplarımız, parasızlığımız, sevdalarımız, türkülerimiz... Sonra söndürdük sigaralarımızı ekonomi sayfasının hiç okumadığımız bir köşesine, ayrıldık... Kaça ayrıldık şimdi hatırlamıyorum ama ayrıldık! Yürüdü zaman sevdasızlığımızın üstüne. Unuttuk! Kuşku, sorumluluk, tedirginlik ve hesapçılıktan oluşan yeni bir arkadaş grubu... Ve bir durumu önceden bilmenin paslı rehaveti... Şimdi elimizde kalanlar bunlar. Sonunu bildiğimiz sevişmelere başlamıyoruz artık. Koku bizi uzaklaştırıyor. Kokularımız birbirine düşman. Hijyene önem veriyoruz ve çarşaflarımız sakız gibi. O güzelim lekeler yüreklerimizde kaldı...
Yılmaz ERDOĞAN (hijyenik aşklar)
|
|
Yorum (9) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
3/6/2007 - KALDIR BAŞINI CİĞERİM

KALDIR BASINI CIGERIM.
Buyurdular… Masanın ardına dizilmişlerdi... Aklin gözyaşlarını yutkunduğu bir susuzluktu.. Her şeyi tekrar-tekrar duymak istediler…
Ayağa kalktı. Hiçbir pusuda, bedenine bu kadar ağır gelmemisti bacaklari. Havada bir yilan tedirginligi vardi.
Konusmuyorlardi masanin ardindakiler, islik çaliyorlardi..
Bir sevdalisina bakti, bir masanin ardindakilere..
—Anlat!
Konusmuyorlardi. Kuru bir marsin, yipranmis, derisi soyulmus nakaratini söylüyorlardi. Sevdalisina bakti:
Basi önünde, düsleri ölü kuslar evinde...
— Anlat!
Ve anlatmaya basladi Ferhat.. Selim... Ruşen.. Ya da adi her neyse...
“Yagmurdu.. Su, toprak ve kokusu hayatin..Bilirsiniz iste, o yagmur sicagindaki toprak kokusu... Hani herkesin sevdigi.. En siir bilmezlerin bile sevdigi..
Aksam olmustu.. Dört kisiydik. Bu iki arkadas, ben ve
Sevdalisina bakti:
Kirlenmis, bit düsmüs saçlarina…
Dudaginda yaralar patlamis ilk öpüste kabugu kalkmisti yaranin..
Agzin agzima kanamisti. Simdi yüzünde bir Ankara sonbahari. Utanç içindesin..
— Devam et!
“Nöbeti devraldim. Diger arkadaslar siginaga girdiler. Nöbet yerimde beklerken yanima geldi... O...”
Hüzün astilar yüzüne senin. Öyle bükmeyeceklerdi boynunu... Ne kadar kirlisin.. Kaç hafta oldu
yikanmayali..
En son kampta iste.
Ben de ayni durumdayim ya. Tuhaf o çildirtici kasintiyi duymuyorum simdi..
Iki yil boyunca, hiçbir ögrenci evi daginikliginda, elini tutmaya bile cesaret edemeyen ben..
Bugün... Burada...
“Bir süre sonra... arkadas yanima geldi... Konusmak istedigini söyledi...”
Yok. Sigara içtigimizi hiçbir zaman bilmeyecekler, korkma... Korkudan söz ettik.. Üniversitedeki
günlerden.. Ben salak bir hasretle andim, okul kantinindeki bayat tostlari..
Sen çiklet istedigini söyledin, simarik bir çocuk edasiyla..
Hiçbirini anlatmayacagim onlara korkma... Bana, islik çalmayi hâlâ ögrenemedigini, bu yüzden komutan arkadastan azar isittigini anlattin.. Hani o dudaklarini acemice öne
dogru uzattigin an vardi ya.. Iste belki de o an yüzünden, bugün.. burada...
Neyse, korkma cigerim benim... Bunlarin hiçbirinden söz etmeyecegim onlara.. Bizim de utandigimiz hiçbir disiplinsizligimizi bilmeyecekler.. Bir tek sevdamizi birakacagiz onlara, gerekçe olarak...
— Sonra?
Sonra konustuk biraz...”
— Ne konustunuz?
‘Hiç.. Havadan sudan seyler... Ve hareketten tabii.. Biraz da ölen arkadaslardan..
Böyle seyler iste...” Sahi, ölen arkadaslardan da söz etmistik.. Kendini ölüme hepimizden daha çok hazirlamisti. Remzi.. Rubar.. Kerim... Ya da hangi çiçegin adiysa iste..
Her gün birimizin yanina sokulup vasiyetini degistiriyordu, yüzünde bes yasindaki oglu Hilwan'in gülümsemesiyle: ölürsem, daglarimizdan birinin tam zirvesine gömün beni... Hangi dag olursa fark etmez..
Bizim için hepsi ayni yükseklikte.. Bir baska gün, daha büyük bir heyecanla gelirdi.. Silahini oksayarak.. Acaba silahimla birlikte gömülmeme izin verirler mi? Biliyorum, bu, bir baska arkadasa verilir ama.. Belki izin verirler?
Hatirlarsin oylamaya koymustuk bu istegini.. Ret!.. Yasasaydi Oda ret oyu kullanirdi, bunu biliyorduk. Bu istegini yerine getiremedigimize üzülmedik. Ama ölüsünü tasiyamadigimiza kahrolduk biliyorsun... Simdi bütün dag doruklarinda O'nun gömülü oldugunu düsünüyorum. Dislerinin arasinda, Hilwan 'in gülümseyen yüzü...
- Evet?
"Nöbet süresi dolunca, gidip arkadaslari uyandirdik. Onlar çikti siginaktan, biz girdik.. sigmaga
Dudagindaki yaradan daha fazla kaniyor yüzündeki utanç.. Kim bilebilirdi ki cigerim, yasamindaki ilk sevismenin böyle olacagini? Belki de bu durumda olusumuza degil, annen aklina geldigi için utaniyorsun.
Kaldir basini cigerim. Biz utanilacak bir sey... yaptik belki ama bu çagda yasamaktan daha utanç verici degil. Düsünsene cigerim, biz, insanlarimiz için dag dag dolastirdik kafamizdaki bitleri... Ve aska yenik düstük..
Bitlerimiz kadar onurludur askimiz cigerim, kaldir basini...
- Siginakta ikiniz yalniz kaldiniz öyle mi?
"Öyle.. Yalniz..."
Gün agarinca, demistin, sen baska yere... ben baska yere.. Belki de bu sözü söylemeseydin, sabahin gelisinin ayrilik olacagini hatirlatmasaydin ve çakmasaydin gözlerini gözlerime..
kim bilir belki de burada, bu mahkemede olmazdik... Kendimden utanmistim.. çünkü o an, seni bir daha gören ihtimali her sedyen daha önemliydi...
Önce saçlarina dokundum. Kirden pasaktan keçelesmis saçlarin, aptal sarkilardaki ipek
saçlardan daha parlak daha yumusakti. . Ve kanimdan daha sicakti, gözlerinden akittigin yaslar...
- Evet, sonra?
"Sarildik... birbirimize..
Bin yillik bir hasretle sarildim sana.. öylesine sicak, öylesi ne korkutucu.. Simsiki sarilmisken, agzini unutmaya çalisiyordum. En çok agzina ulasmaktan korku yordum ve agzinda kaybolmayi istiyordum en çok.. Ne bitmez bir sarilmaydi... öyle durduk, zaman, durusumuzdan sikilana, kollarimiz, yüregimiz yorulana dek.. Hiç konusmadan, nefes almadan..
Yalnizca yutkunduk.. öyle gürültülü bir yutkunmaydi ki, ayaz ayaz bagirdik sanki.. önce ben, önce sen.. Sonra kollarin düstü yanina.. Ellerimi koydum dizlerine..
Ve alnin alnima dayali, öylece kaldik. Kaç yil, kaç saniye?..
Kaldirdim basimi.. Elimle çenenden tutup, kaldirdim basini.. Ve iste agzin.. Dünyanin en acimasiz, en fasist, en tehlikeli düsmani agzin..
Korkma, onlara öpüsmeyi bilmedigini söylemeyecegim.
- Ve cinsel...
"Evet.. Yani tam olarak sey.. Evet! Cinsel iliski kurduk Pisman degilim, utanmiyorum, övünmüyorum da... Hepimiz gibi ben de, daha yolun basinda göze almistim ölümü.
Ama bir düsman namlusuyla ölmek isterdim... Söyleyecek baska sözüm yok."
Bak yine yagmur.. Bu agacin altinda çay içmistik geçen hafta.. Sen yoktun.. Burada ölecegimizi
düsünmemistim elbette. Dizlerimizin üstüne çökmemizi istiyor arkadaslar..
Kaldir basini cigerim..
Gözlerini baglamak istiyor arkadaslar..
Benimkileri de baglayin.. Sizi bu halde görmek istemem.
Kaldir basini cigerim.
Seni ve cellatlarimi seviyorum
Kaldir basini.
Biz utanilacak bir sey yapmadik
Halkimiz için savastik, birbirimiz için ölüyoruz, hepsi bu...
Kaldir basini sevgilim…
Arkadaslar ates etmek istiyor!...
Yılmaz ERDOĞAN (hüzünbaz sevişmeler) alıntı
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
23/5/2007 - O GECELER O SABAHLAR

o geceler... o sabahlar...
Geceydi. Havada kardeş bir serinlik vardı. Genç sayılmayacak kadar çocuk, çocuk sayılmayacak kadar kaygılıydık. Ay ışıyordu... Sohbetimizin kıyısından bir dere geçiyordu. Ayın suyla öpüştüğü yerdeydik. Geceydi... Ürperiyorduk... Kanlı heyecanlı insanlar değildik, bir roman okurunun düş kahramanlarıydık. Bizi yazanın kim olduğunu hiçbir zaman bilemeyecektik... O dağların arkasında başka bir dünya olduğundan, aşka duyduğumuz aşktan, uzak dokunuşlardan, çaydan, ölümlerden, suya karışan ay ışığından, ayın suya muhtaçlığından, tütünden ve gidenlerden söz ettik... Çünkü geceydi. Çünkü tenimizi bir bebeğin süt dişleriyle ısırıyordu soğuk. Çünkü yüreğimizin saati itiraf zamanını bağırıyordu. Birbirimizin yüzünü görmüyorduk ve bu yüzden yalan söylemeye dilimiz varmıyordu. Evet yenilmiştik... Evet kendi sahamızda... Biz hep iyi şeyler olsun istemiştik. Biz herkes bizim istediğimizi istesin istemiştik. Kurtuluşa giden yolu biliyorduk ve herkese tarif etmek istiyorduk. Aslında çok basitti... Bu yolu dosdoğru takip ettin mi varacaktın ama kimse bizi dinlemiyordu. Sesimizin volümü yetmiyor her halde diye düşünüp bağırmaya başladık. Tek başına bağırmak işe yaramayınca, ikimiz, üçümüz, binimiz, milyonumuz (aslında hiç milyon olmadık) bağırmaya başladık. Susun dediler, susmayız diye bağırdık. Susun diye bağırdılar, biz susmayız diye bağırdık. Bir de baktık ki herkes avazı çıktığı kadar bağırıyor ve kimin ne dediği anlaşılmıyor. İşte böyle şeylerden söz ettik... Bıyıklarımıza asılmış erkek bir geceyi yumuşak tenli bir sabaha kavuşturmak istiyorduk. Hani o darbe sabahı o Dağkentteki yatılı okulun penceresinden dışarı bakıp gülümseyen “siyasiler” vardı ya, hani iki gün sonra cemse cemse Diyarbakır cezaevine götürülen ve kimi bir daha hiç geri dönmeyen, kimi “keşke dönmeseydi sözüyle anılan, kimi İsveç’in buzuluna karışan... İşte onlardan söz ettik... “Bilmiyorum anne, birkaç gün tutup bırakacaklarmış diye duyduk ama...” Bırakmadılar... Hepsini tek-tek tanırdık, iyi insanlardı... Çocuk gibi güler, çocuk gibi kızarlardı... Ölmeselerdi iyi olurdu, iyi ölmediler çünkü. İyi insanlar en azından iyi ölmelidir... Çünkü hakiki bir iyiliğe ermek zordur. Ekmeğin köşesini başkasına sunmak... Sahici bir insan gibi tokalaşmak... Hiç oynamadan herkese “merhaba” demek, “Kolay gelsin hemşerim” demek zordur... Ama iyi insanları öldürmek kolaydır. Çünkü senin için kolayca gidebilirler ölüme... O bahiste ne siyasi görüştür önemli olan, ne de kurtuluş türküleri... Ne de sert bir mukavva makamında söylenen marşlar... O seni sevdiği için, senin için, sizin için iyi bir insan olmanın raconundan ölür... ya da bir kere de senin için ölür, ne olur yani? İyi insan, iyi insan olmaktan vazgeçmedikçe kimse yi öldürmeyi düşünmez. İyi insanın içindeki iyiyi öldürmesi zordur. Kıyamaz içindeki çocuğun öfkesine... İyi insan kimseyi öldürmez, kendisini öldürenleri bile. İşte bunlardan söz ettik... Kahramanların mağdur olduğu, mağdur olmaktan başka vasfı olmayan zavallıların ise kahraman sayıldığı, pis ve uzun ve karanlık geceyi adil bir sabaha kavuşturmaya çalışıyorduk. Geceydi... Soğuktan kamaşıyorduk... O ayışıksız gecelerden söz ettik. Dere konuştuklarımızın kıyısından geçmeyi sürdürüyordu. Hiç sevişmemişlerdi. Belki de bu yüzden ölçüsüz ve saldırgan bir şehvetle sevişir gibi dövüyor ya da dayak yiyorlardı. Onlar “mavzerlerine sevdalıydı...” Ama mavzerler onları hiçbir zaman sevmediler. Kahramanların mastürbasyon yaptığı pis ve uzun ve ayışıksız bir geceyi namuslu bir sabaha kavuşturmaya çalışıyorduk. Sonra şiirle fazla samimi bir gece oluşundan mıdır bilinmez, olmadık şeylerden söz ettik... İpe sapa gelmez şeyler işte... Ne bileyim bir kuşun sessiz yankısız ölümü (ne çok kuş ölür değil mi Türkçe şiirlerde)... Yalan bir şarkının listelerdeki hızlı tırmanışı... Ve ayrılık tan söz ettik elbette... El değmeden hazırlanmış, kuvözde itinayla büyütülmüş, rüştünü belgelerle ispat etmiş bir ayrılıktan. Ne saçmadır ayrılık konuşmaları ve ne çok yalan söyler ayrılanlar. Ağızlarda, yanlış tarif edilmiş bir adresi boş yere arayıp duran, yorgun ve şaşkın ve sinirli kelimeler vardır sadece... Sonra dedik ki, yahu ne çok ayrılan ne çok aşık olan var bu naylon kafiyeli şarkılarda... Hatta bazılarında giderken alınan verilen mektuplardan bile söz ediliyor utanmadan. Hala mektup yazan kaldı mı ki? Hakiki bir sevdayı kendi el yazısıyla saman kağıda nakşeden kaç kişi kaldı? Artık yazı, bütün romantik işaretleriyle birlikte terk etti bizi... Oysa o tırnak işareti ki hangi sözü içine alsa şahane bir tebessüme teslim ederdi. Artık silik faks metinlerine yazılan eğri büğrü aşklar dönemi başladı. Kurşunkalem arasan bulamazsın hiçbir cebin mahremiyetinde... Şimdi kurşunkalem geçirmez aşklar zamanı... İşte bunlardan söz ettik... Dedim ya geceydi... Havada arkadaş bir serinlik vardı. ihtiyar denemeyecek kadar acemi, genç sayılamayacak kadar karamsardık... Ve sabahını kovalayan karanlık ve pis ve uzun ve ayışıksız gecelerden söz ettik. Sonra... Sonra galiba tütünümüz bitti, vedalaştık. Sabah mı? Henüz olmadı...
y. erdoğan (hijyenik aşklar)
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/4/2007 - YENİLİYORUM

Yeniliyorum
yaralı yanlarımı kuşanıyorum çırılçıplak ve erkek uykuların kadar uyanık ve yenik şiirler kadar
içtikçe cam kırıklarına basıyorum hayatımın yeniliyorum galip gelen yerlerimi seninle öncekiler gibi sıradan gidenler gibi kızgın kırgın tarihinden savaşların başlangıç ve bitişlerini imzalı imzasız antlaşmaları kan renginde verilen sözleri hatırlıyorum uğursuz haziranlarını meydanlarda çürüyen ölülerin yetiş diyorum yeniliyorum galip gelen yerlerimi ölü sevişmelerden devşiriyorum içine boşaldığım sabahları sancı diyorum sancı köpeklere kızıyorum nedensiz
yeniliyorum galip gelen yerlerimi önsözlerini ezberliyorum okumadığım kıtaların kahramanlar adam gibi ölsün istiyorum son sözü intiharla yazılan romanlarda herkes için mutsuz sonlarım var yar yeniliyorum iyileştirmiyor beni yarım kalmış uykular durup dururken yabancı dillere çevriliyor en sevdiğim şarkılar
yineliyorum yar yeniliyorum galip sandığım yerlerimden yeniliyorum yar yenildikçe yenileniyor aramızdaki duvar..
Yılmaz ERDOĞAN
|
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
30/3/2007 - KIRILGAN...!

KIRILGAN
Senin asil adin Kirilgan. Alninda yaziyor... Gözaltlarina islenmis hatta mors alfabesiyle hüznün...
Sen... Aglamaya bahane istemeyen, her daim insan gibi hiçkirabilen... Profesyonel incinen..
Kirilgan.
Zor günler degil mi? Kaba saba günler.. Sen, sana söylenen cümlelerin her virgülünde bir nakis zarafeti ararken, sinir sistemi olan hiçbir canliyi yemezken sen, ne zor günler degil mi?
Sokaklar sana göre degil. Bu konusmalar hatta bu Türkçe bile sana göre degil. Hiçbir cadde düzenlemesi
sana göre yapilmamis. Sen hesapta yoksun Kirilgan! Bütün hesaplar ortalama insan üzerine yapilmis.
Seçen, seçilen ve seçmen onlar... Onlar bir yolda agaci ya da yesili sart kosmuyor.
Geçebilsinler yeter. Ya da bir yemekte sanatsal bir şıklık aramiyorlar. Doysunlar yeter.. Oysa sen öyle misin ya? Sen önce en az on dakika izlemelisin sarabin kadehteki durusunu! Nasil mucizevi bir kirmizi olduguna sasarak ama sarabin -kirmizisin elbette- askin meyi olmasini uygun bularak... Kirmizi çünkü, daha ne olsun! Acinin renkçesi!
Oysa sarap deyince onlarin aklina sur dibindeki kesler geliyor. Hos sen bahsettikleri kesleri de, kendi yasamsal alanlarinda mutlu insanlar olarak görüyor sun. Igrenmiyorsun. Herkes mutlulugun pesindeyse
eger, onlar bizden bin sise daha yaklasti mutlu sona diye düsünüyorsun. Çünkü her sarap ehli biraz kirilgandir bunu biliyorsun.
Ölüleri seviyorsun sonra... Siir yazmis yazmamis, kat yapmis yapmamis, bomba koymus koymamis bütün ölüleri seviyorsun. Ölülerden hinç alanlari anlamiyorsun. Nasil oluyor da teröristler ölü olarak ele geçiriliyor anlamiyorsun. Peki bu ölü olarak ele geçirilenler ne olarak gömülüyor! Bir terörist öldükten sonra da terörist midir? Bir ölü nasil terör eylemi yapabiliyor?
Insan öldüren ölüler mi var? Korku filmi mi çeviriyorsunuz yoksa benim devletin artik reenkarnasyona mi inaniyor? Bir idam cezasini kaç kez infaz edebilecegi saniyorsunuz ki? Neden gencecik, çürümüs ölü bedenleri yanyana dizip dünya aleme gösteriyorsunuz? Neden, en azindan ölü genç kizlarin üstünü örtmüyorsunuz? Onlarin çiplakligi sizi utandirmiyor mu? Neden? Ölülerden ne istiyorsunuz? Önce düsmani vurup sonra mezari basinda bögürebögüre aglayan kahramanlar yasamayacak mi bir daha?
Reenkarnasyon onlar için geçerli degil mi? Ölüleri rahat birakin. Onlara saygili davranin. Onlar öldü. korkacak bir sey yok artik. Bu kardes talaninda hepsi bizim bahçemizin çocuklari degil mi?..
Ölen, öldüren... Madem ki bu öl meler öldürmeler bitmiyor, bari gelin ölülerimizi ayni saygiyla gömelim.
Matemimizde ortak olalim. Agitlarimiz kardes degil mi artik yoksa? Birbirimize taziye ye gidelim. Aglayici
kadinlari olalim anli evlerimizin!
Bosuna bagiriyorsun Kirilgan, duymuyorlar. Zaten biraz daha bagirirsan sana da terörist diyebilirler.
Oysa sen sinir sistemi olan hiçbir canliyi yemiyorsun bile.Farketmez , çünkü onlar o kadar çok bagiriyor ki kendi seslerinden baskasini duymaz olmuslar.
Senin asil adin Kirilgan. Dudaklarinin titrekligin den belli. Yanlis ülkenin hatta yanlis dünyanin zamansiz
gelmis çocugusun sen. Öyle tuhafsin ki her ölüme ama her ölüme agliyorsun... Zalimin de mazlumun da aci sonu seni ayni oranda üzüyor artik. Hatirliyorsun halaÇavuseskunun cellatlarinin karsisindaki çaresizligini... Ve tanri kamerayi yaratti diyorsun kendi kendine.
Yasasin artik istedigimiz kadar zavallilasabilir ve bunu gizli veya apaçik kamerayla tesbit
edebiliriz! Çünkü artik her boydan her çesit kameramiz var.
Görme duyunuzu -ki en kolay kandirilandir bütün da duyularinizin önüne çikarabiliriz artik! Yasasin, dünyamizi istedigimiz kadar igrençlestirebiliriz! Bir tabak popcorn esliginde infazlari seyredebiliriz!
Yanlis kameraya konusuyorsun Kirilgan, seni çekmiyorlar. Dedim ya sen hesapta yoksun.
Bu televizyon haberleri, programlan senin için yapilmiyor.Reyting hesaplarinda sen yoksun. Sen yasamiyorsun Kirilgan.
Bunlarin tümü onlar için yapiliyor. Onlarin sevdigi program, onlarin sevdigi haber yapiliyor. Bir haberi sevmek ya da sevmemek ne demektir sen anlamiyorsun ama, onlar anliyor.
Sevmek... Sihirli kelimeyi kullandim galiba? Duyunca yüzünden gri bir bulut geçti de... Hangi yagmura gidiyor acaba’ Seni en çok kiran sözcük degil mi?
Sevgi.. Sevmek... Birini, bir seyi, bir yeri sevmek... Vatani sevmek mesela. Bunu da çok anladigin söylenemez degil mi? Yani eger bu, Istanbul disinda Istanbulsuz yapamamaksa, Bogaz’da bir balik-raki aksami nin hasretiyle kederden gebermekse mesela Isveç’te, söyleyecek bir sey yok galiba, tam olarak böyle degil istedikleri. Evetevet onlar ISTIYORLAR... Senin sevgini tartiyorlar. Vatani onlar gibi ve onlarin istedigi kadar sevmen gerekiyor.
Aslinda görülmez bir yazi yar sinir kapilarinda yurdun. SEVMEK
MECBURIDIR! SEVMEYEN DEFOLSUN GITSIN!
Sen de bagirip sevmenin mecburiyeti olur mu, mecburiyet diye bir sözcük kullanilir mi yürek
mesailerinde? Bu toprak parçasini sevilecek bir yer yapalim önce!. Ve sonra kimsenin seni duymayacagi
bir kuytuya saklanip, belki de iki damla gözyasi esliginde ve muhtemelen ikinci raki dublesinden sonra -ki
sarap askin içkisiyse raki da hasretindir- sizili bir cümle düsüyor agzindan yere:
Ey benim üç tarafi hüzünlerle çevrili yurdum,umrunda mi bilmiyorum ama, seni seviyorum.
Aslinda sen iyi bir adama benziyorsun Kirilgan. Kimseye bir zararin yok en azindan. Ne aci degil mi, zararsiz olmak iyi olmaya yetiyor. Çünkü etrafta bir sürü yasam zararlisi var ve tarim bakanligi henüz bunlara karsi ciddi bir tedbir almis degil...
Yani diyecegim su ki Kirilgan, bu kadar takma kafana... Hiçbir seyi de üstüne alinma. Çünkü dedim ya, sen hesapta yoksun: Hiçbir seyi seni düsünerek yapmiyorlar!
Ne televizyonlari, ne gazeteleri, ne savaslari..
Senin asil adin Kirilgan. Alninda yaziyor.
yılmaz erdoğan
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
29/3/2007 - HÜZÜNBAZ SEVİŞMELER (Yılmaz Erdoğan)

HÜZÜNBAZ SEVISMELER
Adam, sessiz sebepsiz asklarinin ugultusunu dinleyerek, hatta ve zaman zaman, bu seslere içten içe
yanitlar yetistirerek yürüyordu, kaldirimi kendisinden büyük yolda. Bulutlar vardi, mor, gri, beyaz, kül
rengi bulutlar. Bu, mor gri, beyaz, kül rengi bulutlara bakadurdu bir süre. Ve yürüdü Adam mor, gri,
beyaz, kül rengi bulutlarin gözetiminde kendisi kaldirimindan küçük yolda.
Simitleri gerçekten gevrek ve sicakti vapurdaki simitçinin. Simitleri satilsin da para kazansin diye
bagirmiyordu, bir gerçegi dile getiriyordu insanca. Ama kimse inanmiyordu. Adam inaniyordu ve belki de
bu yüzden bulustu gülücükleri, vapurun çok kuytu bir yerinde.
Suya bakti Adam, sudaki yüzüne, kendisine. Kim, nerede ve ne zaman kendisidir? Deniz, pariltisi gözde
yansi yan, mavilere giyinik bir sonsuzluk o zaman.. Mavi’den siyaha kaçak ve mora meyilli, alisik gözlere
yeni yesil gökkusaklari sunmaya üretken çilgin bir islaklik.. Islandi gözleri.
Indi vapurdan. Vapur rahatladi. Hafifçe gerindi kaptan.
Adam ince ince gülüyordu. Körpe körpe, köpüre köpüre cilvelesen denizin kiyisinda.. Yakisikli miyim,
diye sordu Biyikli Adama. Biyikli Adam orada degildi, duymazliktan geldi. Biyikli bir adama yakisacak
davranis degildi ama biyikli adamlar davranisacaklari zaman bize sormuyorlardi. Çok az insan bilir soru
eklerinin ayri yazilmasi gerektigini. Biyikli Adam da bilmiyordu, zamanin düsünceden ayri yazilacagini.
Yakisikli sayilirsin, dedi Dilsiz Kadin. Yillar yili herkesler Onun kör oldugunu sanmislardi. Kör olmadigini
görememislerdi ve yine yanilmislardi. Yanilmisliklarini yinelemislerdi de denebilir ama bu gerçegin façasini
degistirmez. Zaten hangimiz degistirebildik ki, az buçuk gayri safii milli hasila telaslanmalarini?
Degistirmek gibisi var mi, dönüsmek gibisi? içine hagayretlik getirdigin küçük evrak çantasi ve özel kalem
müdürü yasantisinin içinde bir çiban asilliginde aykirilasmak.. Birinci Adam olmak da var, Yoldan Geçen
Adamin Sesi olmak da.. Ya da hiç zamanlanmadigi halde, bir tesrifatçinin tesrifatina sanik o1arak, en
arkadan kendi filmini izlemek de var...
Kadin ürkek ve çorabi kaçmisçasina tedirgin ve trafik kurallarina Özenli adimlarla geçti kirmizi isiktan.
Söyleniyordu.
— Neden sevgililer içi el teri paylasiminda bulunamiyorum. Seni seviyorum, öyle mi? Niye? Söylenmis
replikleri yinelemek mi bütün isimiz? Yoksa daragaçlarinin iz düsümüne serpistirilmis dogrulari mi
dogrultmaya didiniyoruz?
Kadin, dallari salkim saçak özentili bir agacin gariban gölgesine sokulurcasina, sessiz bir çiglik atti, teri
diz boyu otobüs sikintisinin içinde:
— Ben otobüste degildim ki.. Kirmizi isikta durmaya çalisiyordum. Neden baskasina ait kendi kaderimin
tayin hakki?
Adam bankta, Kadin otobüste terlemekte.. Saatler zamanin olagan seyrinde, sanci içinde.. Belki
birbirlerine verebileceklerinin çogunu tüketmisler görücü yöntemi yazgilarinda ama yine de anne sütü
sicaklar sakliyorlar, ikili düslere yamanacak. Görseler, sezebilseler, konusacak bir konu basligi ortaya
atmanin ve paylasmanin deli desik sevincini.. Merhaba, nasilsiniz, siz kimsiniz, ben nasilim, siz 0 musunuz,
sag olun, tanistigimiza memnun olmak isterim, beni hayal kirikligina ugratmayin, sag olun kullanmiyorum..
Kadin bankin biraz gerisinde durdu. Karsiya bakti. Karsilara.. Kimi kimsesi olmayan nice kimseler
bakiyor, kirli duvarlara yazili, çok zaferler özlemis yazilarin, artik soyut resim olmus haline, diye düsündü.
Siyahla umut yazilmis, polis beyazla silmis, diye düsündü. Diye düsünmek özgürce. Isteyen istedigini, diye
düsünebilir, diye düsündü.
Adam, rüzgara aldirmadan bakiyordu Kadina. Kadinin küçük ama dik basli, varligini her firsatta
duyurmaya çabali armut memelerine.
Keske öyle oturmasaydi Kadin. Keske, düsledigim gibi, amaçli sonuçsuz yolculuklara hazir, ölümle alayli
bir huzurla biraki-düsü-oturuverseydi.
Merhaba, diyebilseydim.
Siz kimsiniz, nedensiniz, sorabilseydi.
Merhaba, dedi Adam,
— Merhaba, dedi Kadin.
Oysa az geride, olmamis bir sevda böyle bitmisti:
(Sana söylemeliyim. Haksizlik bu. Ama öyle incesin ki ya kirilirsan, bu dikensiz aksamüstü?.. Bileklerim
incinir, yüregim burkulur inan.. Sana bitti demek, üzgünüm söylemek, kal gitme, ben giderim, ben ölürüm,
hasretler eritirim omuriligim de.. Ayrilalim.. Dur, düsürme gözlerini katisiksiz hüznüme. Hayir, aglama n
‘olursun.. Gemilerin çürür batak sularimda, intiharlara jilet olur. Acim sirrina erdirmez. N’olursun aglama.
Biliyorum hazir degildin, beklemiyordun ama o güzel gözlerini yalanlamak.
—Ama.. ben seviyorum., neden?
Aglama n ‘olur..
Gözyasin hüzün büyütür, damlar yüregime geceleri.. Kapa parantez)
— Siire inanir misiniz, diye sordu Adam.
— Sair misiniz, diye sordu Kadin.
Kadife pantolon giymissiniz, ne güzel. Kalçalariniz federe, memeleriniz ufacik. O’nun da öyleydi. Ama hiç
kadife pantolon giymezdi. Gri, yirtmaçli bir etegi vardi, çok sik giydigi. Saçlari kisaydi. Kisa saçlarina gri
etek yakisirdi. Gri etek giydiginde, saçlari yirtmaçli bir kisaliga bürünürdü. Bilirdi uzun gömlek sevdigimi
ve yaprak dolmasi. Asil isimiz bilmek degil. Kisa saçlari, gri yirtmaçli etegi ve uzun gömlegiyle severdi
beni bilmeden.
— Okumak isterdim siirlerinizi, dedi Kadin.
Yüzünüz sivilceli. Kadife pantolon giymissiniz. Dudaklariniz öldüm ölesiye güzel. Yanaklariniz
anlatilmamali. Sarap içiyoruz yanaklarinizin rengine. Bankta filan degil evdeyiz simdi. Saz çaliyorum,
türküleri paylasiyoruz, kimsenin imzasi olmadan. Bütün türkülerimiz ve sarap anonim. Demiri toz ediyorlar
sevgiyi yoz.. Güzel uyak.
— Ben de siir yaziyorum, insanlara ragmen.
— Neden insanlara ragmen? Oysa insanlar için olmali.
— Yok ya? Niye?
Bir kinaye gülüsle kaldirdi sarap kadehini Kadin. Demek tartisacagiz. Demek sözcükleri ayiklayip seçip
savuracagiz birbirimize.. Ne güzel. Ne sicak.
Öpmeli o dudaklari düsüncesi, Adamin içinde kivraniyordu, aç bir salgi gibi. Yüzünün sicakliginda
döllenme istegi.. Ilk öpüsmeler.. Sabah, zamansiz uyanmalarda duyulan uyku hasreti.. Kirilasiya
susamisken, durup bir süre izlemek berrak suyu.. Kimi öfkelerden alninin akiyla siyrilmasi insanin...
Öpüserek gidilir gizlerin kolkola gülümsedigi yere. Öpüsüyorlardi. Dudaklardan beyne transit tasimaci
sinirlerin cümbüsü duyuluyordu kulaklarinda.. Iri, öpbenili dudaklar.. Öpüsüyorlardi.. Hiç taninmayan
topraklari eseler gibi.. Sulari göbekten damlatir gibi geceye.
Saatlar geçiyordu, daha öncekiler gibi. Biri öncekinden yanlis, biri berikinden yalniz. Akrep yelkovana
alisik. Alismislik iste: Bir vazoyu her zaman ayni yerde görmenin, görmek istemenin asagiligi...
— Biz alismayacagiz, degil mi?
Zamanlar zamanlarin pesisira, belkili, acaba’li, herhalde ’ li bir alismisligi yürütüyorlardi. Dudaklarda
öfkenin, sevincin, birini, birseyi bulmuslugun izleri.. Ve kaybetmek korkusu.
(Sari! bana. Son bir kez belki ama n ‘olursun saril. Öpüselim yine. Binlerce kez hükümran oldugum o
dolgunluklar, neden irak simdi, sevincimin dalga dövmüs kiyilarina? Neden daha öpbenili bu ölüm
dudaklar?.. Neden iç kiran heyecanlar, yangilar üretiyor bin aksam dayandigim duvarlar?.. Öpüselim.
— Pekiyi, dedi Kadin.. Son ve tek..
Öpüstüler, öpüsmek denirse. Üsmek degildi, üsmek yoktu. Sadece öpmeye telasliydi Adam.
— Seviselim, dedi Adam.. Son ve tek.
— Hayir, yapamam.
Hayirlar, yapamamlar uzakti. Olmazlar öykü...
— Baskasini seviyorum, dedi Kadin. Ona karsi...
Yani.. Öyle iste...
0?.. Demek o, onlar var artik? Ama benim, bilmistim, sicak siirimsi bel kivrimini. Nasil olur da nasil olur
sorusunu sorar olurum? Demek simdi o tüttürüyor siirimizi? biz yazmadik mi? Düsümüzden tirnagimizdan
arttirmadik mi?)
Öpüsmeler acimasizca yetersiz kalmaya baslamisti. Çekimser, dokunulmaz, bakilmaz yerlere gidiyordu
seyir. Adam ve Kadin dogal bir sete takilmislardi. Dogalligin ilkel inatçiligina.
Demek bakiresin.. Kadife pantolon giymissin bakireligine.. Ne güzel.. Bu yüzden mi kalçalarin federe,
memelerin ufacik?
(Gitme, Dur... Yalnizim.. Ünlem isaretleri büyüyor içimin yanik aydinliginda. Gitme.. En aptal sarkilardaki
yalnizlik bu.. Elim sair sancilarim.. Gidisin... Aksamdan aksama demledigimiz sevda... Birbirinizi
seviyorsunuz, bunu anliyorum. Hayir anlamiyorum. Biri birine gel beraber bir olalim demis, biri yalnizmis
biri gibi, birbirleriyle bir olamayacaklarinda birlesince fikirleri biri birine, O ’nunla birlikteyiz, birbirimizi
seviyoruz, demis)
— Neden konusmuyorsun insanlarla? Onlar benim arkadaslarim, diye bagirdi adam.. Ilk kavgadan son
kavgaya giden yolun ortasinda.
— Biz de mi çürüttük yoksa?
Gittin.. Arkana bakmadan... Benim, arkana bakip bakmayacagini düsündügümü düsünerek. Farelerin
bile kemirmekten usandigi film seritlerindeki gibi. Beni birakip kimsesizligin ülser gecesine, gittin.. O’nunla
giyeceksin kadife pantolon gecelerini
Çogunu anlatamadim seni sevmelerimin. Kadife pantolon giymistin çünkü. Kalçalarin federeydi,
memelerin ufacik.. Sicakti, güzeldi. Tarihlerden dili geçmis zamandi. Genis zamanlara sarkiyor simdi
yalnizligimiz.
Adam bankta oturmaktan sikilmisti, Kadin karsilara bakmaktan. Adam banktan kalkti, Kadin karsilara
bak maktan yorgun. Ikisi de ayaktaydi simdi. Ikisi de ayakta olduklari halde, insanlar telasliydilar. Kadin
Adam’a bakti, tipki karsilara bakar gibi. Adam Kadin’i süzdü bir an, bankta oturur gibi Sonra yürüdü
Kadin, karsilara.
Adam baska, Kadin karsilarda. Saatler zamanin her hangi bir yerinde sanci içinde.
Yalnizligin genis zamaninda Adam, Kadin ve saatler..
yılmaz erdoğan (hüzünbaz sevişmeler-alıntı ) 1989
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
24/3/2007 - BU YOL NEREYE GİDER...

BU YOL NEREYE GİDER
bir kuğunun boynuna dokunurken…
yol bir yere gitmez içerde düz saçlara uğrar ayak üstü bir akşamüstü her plansız ürperişin sonu hüsran ve hüsran çok sanat müziği bir kelimedir
yol bir yere gitmez o bir durma biçimidir yol yoluyla gidebilir yare yoldan çıkabilir apansız ve ömür bitebilir yoldan önce ama yol bir yere gitmez o bir durma biçimidir yaşamak hızlı bir ölme biçimidir düşünce ışıktan yavaşsa erken gidilmelidir gerdan sözcüğüne bir kuyumcuda da rastlayabilirsin bir kasapta da kalbin sızlamaz bir kuzu yüreğini vitrinde görünce o bir beslenme biçimidir ama korkarsın kurdun sevdiği havadan ayakkabı yaparsın yılandan
yol bir yere gitmez o bir durma biçimidir her garantiyi istersin hayattan oysa ölümle yaşam arası uzun malum ince bir yol bir yere gitmez o bir ölme biçimidir
iyi yolculuklar denmez bir gidene yapılamaz çünkü çok yolculuk bir seferde yolcu denmez her gidene herkes o yolun taraftarı olmayabilir hiç bir sürgün gittiği yolu sevmez mesela
yol bir yere gitmez o bir susma biçimidir soğuk bir taşıtın uğultusunda
YILMAZ ERDOĞAN
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
23/3/2007 - YENİ BİR SAYFADA SANA BAKMAK

| Yeni Bir Sayfada Sana Bakmak |
|
| |
|
her şey yapılabilir bir beyaz kağıtla uçak örneğin uçurtma mesela altına konulabilir bir ayağı ötekinden kısa olduğu için sallanan bir masanın veya şiir yazılabilir süresi ötekilerden kısa bir ömür üzerine.
bir beyaz kağıda her şey yazılabilir senin dışında güzelliğine benzetme bulmak zor sen iyisi mi sana benzemeye çalışan her şeyden bir gülden bir ilk bir sonbahardan sor belki tabiattadır çaresi senin bir çiçeğe bu kadar benzemenin ve benim bilinci nasırlı bir bahçıvan çaresizliğim anlarım bitkiden filan ama anlatamam toprağın güneşle konuşmasını sana çok benzeyen bir çiçek yoluyla
sen bana ışık ver yeter bende filiz çok köklerim içimde gizlidir gelen giden açan soran bere budak yok bir şiir istersin “içinde benzetmeler olan” kusura bakma sevgilim heybemde sana benzeyecek kadar güzel bir şey yok
uzun bir yoldan gelen tedariksiz katıksız bir yolcuyum yaralı yarasız sevdalardan geçtim koynumda bir beyaz kağıt boşluğu her şeyi anlattım olan olmayan acıtan sancıtan bilsem ki sana varmak içindi bütün mola sancıları bütün stabilize arkadaşlıklar daha hızlı koşardım severadım gelirdim gözlerinin mercan maviliğine
sana bakmak suya bakmaktır sana bakmak bir mucizeyi anlamaktır
sağa sola bakmadan yürüdüğüm yollar tanıktır aşk sorgusunda şahanem yalnız kelepçeler sanıktır ne yazsam olmuyor çünkü bilenler hatırlar hem yapılmış hem yapma çiçek satanlar bahçıvanlar değil tüccarlardır sen öyle göz sen öyle toprak ve güneş ortaklığı sen teninde cennet kayganlığı iken sana şiir yazmak ahmaklıktır
bir tek söz kalır dişlerimin arasından ben sana gülüm derim gülün ömrü uzamaya başlar
verdiğim bütün sözler sende kalsın isterim ben sana gülüm derim gül sana benzediği için ölümsüz yazdığım bütün şiirler sana başlayan bir kitap için önsöz
sana bakmak bir beyaz kağıda bakmaktır her şey olmaya hazır sana bakmak suya bakmaktır gördüğün suretten utanmak sana bakmak bütün rastlantıları reddedip bir mucizeyi anlamaktır sana bakmak Allah’a inanmaktır |
|
. |
|
Yılmaz Erdoğan | | |
|
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
22/3/2007 - BİR NEVİ OTUZÜÇ YAŞ ŞİİRİ

|
Bir Nevi Otuzüç Yaş şiiri
Artık kısa pantolonlu çocukları Gençlik parkına götürmüyorlar Ve anneler trafik lambalarında köylü değiller o kadar Locadaki farelerden bile kemirgen Gişeci kadın nur sinemasında En sevdiğim karate filmi Tek kollu kahramanımızdı vang yu Ve ondan çok kollu doğmuştu bruce lee Ki genç yaşta kaybettik kendisini
Ulan falkonetti seni bir elime geçireceğim var ya Elektrikler kesilir zengin ve yoksul’un tam ortasında Ve’nin tam üstünde yani Hassiktir dense de derinden yurttaşın Elektrik idaresindeki yurttaşa ne o yurttaş Zırpa pırta elektrik kesiliyor Diyebilesi yoktur ki
BİRTEK KOKUDUR GEÇMEYEN ZAMANLA HER DUYULDUĞUNDA BİRAZ DAHA KESKİNLEŞEN
O zaman amerikan arabaları bizim evin önünde Dolmuş eylerken caddeyi Ümit besen de film yapar niye yapmasın ki furyadır bu Ama seyretmek suça giriyor canım annem Zaten bu yumurtalı sandöviçlerle Kesin kovarlar bizi ki Korkarım her şiire konuk olacak Mahur bir otlupeynir kokusu süreyya sinemasında Mübarekler pikniğe gelmişler Hayır benim kokoş teyzem Mübarekler hakkari’ den gelmişler
Okul bitimlerinde çamsakızı ağlamalar yok artık Filiz beni unutma ki hakkari Unutulmaya müsait bir yerdir Mektup yaz yoksa çok kurak geçecek bu yaz Hep saklayacağım hatıra defterime yazdığın Yazının yanındaki kan damlayan kalbi Seni seviyorum filiz Yemin et! bak vallahi!
Yok artık bu kendini şaşırmış Kendi edasını kendisi bozan cümleler
Niyazi’nin kısalığı uzunların problemi Aynı zekanın sırasında oturuyoruz Bozkırımın çilli çocuğuyla avukat oldu sonra Kimin neresine değer bu nostaljik kırıntılar Herkesin sandık odası kendine gizemli Ama kolejli çocuklar nasıl sevişiyor Ve kızlar yine kolejli onlarda ve taş gibi Bu kız varya insanın sevgilisi olsa Uyku tutmaz adamı Ama rüyasında başka bir lavuğa vermesin hesabı Yükseliş’in tuvaletinde kız resmen düşük yapmış Tabii fevzi de yok Hepimizin bayıla bayıla yuttuğu Kolejli çocuk yalanlarını söylesin Ona kalsa artık sevişmese de olur Bütün okulu getirip götürmüşlüğü var Düzliseliliğimize cintonik içiyoruz Paralı palavralarıyla fevzi’nin Kolejliden darbe yeme işi ilerideymiş O zaman bilmiyoruz tabii
Haluk o zaman araba sahibi Ki biz bisiklet kavgası yapmaktayız daha Ağbim mustafa’yla E tabi mobilya dükkanı beş katlı olunca Olsu yakışır kardeşime ki bazı tandır ısmarlıyor Siteler dükkana gidince Nerden baksan kolası ayranı filan Epey para tutuyor konyalı’dan et yiyorsun kolay değil
Ah pınar! diye girmeli o sokağa Ey kalçası kendinden güzel kendinden bağımsız insan O kotu giyiyorsun ya senin değil Bizim üstümüze Yapışıyor Ki levis o zamanherkeste yok Biz yerli malı dandik kotu Çamaşır suyuyla amerikanlaştırıyoruz o devir ve Bir konvers almışım elden düşme ağlaya sızlaya Babaannem hiçbir marka bilmiyor Bu pırtıkları mı aldın diyebiliyor konversim hakkında Ve bir de filiz vermiş pınar’ın annesi bak sen Ve kader ve songül ve nazire Ve şu anda adını sayamadığımız Diyarbakır mantalitesinin kız çocukları Yakantop en erotik eğlencedir bize
Ah be melike geçme burdan çekirdek çitleye çitleye Biliyorsun fena oluyor yakan topun Ateşli kısmı sen gelince Annesi kuaför ya deli ediyor melike mahalleninistediği zaman fön çekemeyen kızlarını
SENİN GİBİ GÜZELİNİ BİR DAHA GÖREMEYECEĞİMİ BİLSEM NE ARTİSTİ BE KAPINA MENTEŞE OLURUM
Biliyorum aradan yirmi yıl geçti Bilmiyorum hangi manasız adamlarla seviştin Biliyorum çok geç oldu kalkacağız bu dünyadan Ama seni seviyorum melike Bu şiire biryerde rastlarsan mutlaka beni ara
Başak dediğin dünyanın en genç orospusu Sokaktan geçen saçının arkası uzun çocuğu kesiyor Benim elimi tutarken ki orta ikide henüz Ben lise birdeyim ki saçlarımı ortadan ayırmaya Cesaretim yok daha Seni seviyorum diyor yalandan Vallahi bak diye and veriyor sahtekar Ve sahtekarlık benim küçük aşüfteme o kadar yakışıyor Ve ben kadınların sahtekarlıklarına inanmaya Öyle erken bir yaşta başlıyorum ki Biliyorum gülücüğünde tüm erkeklere yer var Başak’ın
Ama gel gör ki ben o zaman Böyle entelektüel bakmıyorum hadiseye Tabii diyorum oğlu sende Bu burun olduğu müddetçe Ve skoda bacak durumun düzelmedikçe ki Herşeyin ameliyatı var bunun yok Hiçbir kızı tümüyle çıplak göremeyeceksin Peki saçlarımı ortadan ayırsam? Gitmez olum manyaklaşma senin kafan üçgen O vakit doğumgünü partisi yapmaktır tek çare ki Bu sene benim üçüncü doğuşum olacak bu Ota boka parti veriyoruz dans ederken ilhan Bir bacağını sabit tutacaksın akabinde tak Bacağın kızın iki bacağı arasına sızıyor iyi mi Önce müzük eye of the tiger yeni çıkmış Ve bittabii sade kola içiliyor o zaman kızlarla Ortamda içki varsa zaten büyük hadise Daha kabız zamanlarımız o zaman, o da şundan Hani pederden gizli tuvalette sigara içmeler sırasında E malum tuvaleti frost oluyor Sigara zayi olmasın sebebi o soğukta Uzayan tuvalet seansları kabız etti netice Peki hep mi tuvalet ihtiyacı İclal yengenin yemekli gecelerinde Az ye hayvan gören de Seni evde aç bırakıyoruz zanneder Ama bu börek değil be kardeşim başka bir şey Ecevit diyor naif amcam bu işi götürür kadrosu var Demirel’in yok mu Koskoca demokrat parti tecrübesi var Ecevit erbakan’la işe girerse sonu olur bence Ben onu demiyorum kardeşim diyor necdet amcam ki O ağbeysine kardeşim dediğine göre kesin hır çıkacak
Allahım ne çok aktif siyaset bu Pasif insanların hayatında Kaç hükümet düşürdü kaç devrim yaptılar Tavuk etli rakı sofralarında küçüklüğümün Bu kadar sever misin memleketi? Al! Şımardı işte! Hadi gel dee hala mı demirel geyiğine girme O zaman demirel başbakan olarak var ve Spor yaptığına dair hiçbir emare yok
Yok artık o rakı sofralarındaki Umutlu umutsuzluk Hep parayı buldun bulamadın muhabbeti şimdiki
Sülün abla senin kıymetini o astsubay bimez Perdenin aralığında görmedi ki seni Evlendiniz sen de lök diye soyundun Kostüm zorlama ışık berbat Hiçbirşey sahiden olmuyor Ama bizim filmimiz öylemiydi seninle Yatardık sotaya pencerenin önüne Ürpertir soğuk gece şehvet neyse işte Senin odanın ışığı yanar Nasıl çapkın yüzlük bir ampul İlk gülme efekti belirir gecede Hemen susturulur kıkırdayan bizzat gece tarafından Bir an kaybolur odanın kırsalında Oyalanırsın on saniye kadar Derken bir dönersin ki bizim perde aralığına Allahım sutyen katına! Ve sülün bir beyaz sutyendirergenlik çağımın adı Hani senin assubayın görmediği bile Hani o gerdek karanlığında alelacele çıkarıp Yastığın altına tıkıştırdığın Ben sende kadın meselesini sevdim biliyor musun Şimdi bırak bu ayakları diyeceksin Ama samimi söylüyorum Senden öğrendim tenimde kadın ne iş yaparmış Eyvah dedim ben şimdi hep bundan isterim Eteği de mi çıkardın Yokcanım bu kadarına dayanmaz Uzayan sokağın abazanları İşte düşleri de gerçeği de öldürecek kadar soluk Ve bir son yazısı kadar sevimsiz gecelik Örttü meselenin üstünü. Yani demem o ki sülün ablam Biz bilirdik kıymetini Assubaya verdiler o başka
Bir fiyakayla geldiler seni istemeye O zaman sıteyşın reno yeni çıkmış Bagaj kısmında çocuk taşımak marifet o zaman İşte besili papyonlu bir yeğeni oraya çıkarmışlar Sen de bizim arabanın kafa sallayan köpeği ol misali
Gittin netice Sıteyşın bir kederle Bir daha ne senin kıymetin bilinir Ne de biz yatabiliriz herhangibir kimseyle Senin beyaz sutyenin olmadan...
Yok artık kaldırımlarda çekirdek çitleyip Ayıp şeyler konuşan mahalle çocukları Teknoloji diyorlar bilgisayar internet şu bu Eğer geçmemişsen İnteraktif bir kahve muhabbetinin eleğinden Senden bibok olmaz açık söyleyeyim Yalanı yüzde görmek gözde tanımak dolanı Diye bir şey vardı ki çetleşmelerde bulunmaz Yok artı subayevlerinin Salkım tadında dizilmiş bahçelerinden Gül çalan varoş romantikleri Kurutup karşılıksız aşklarına vandallayan Çağla çalmaya gider mi insan babasıyla Tam dallas’ın oynadığı saatte ki o saatte Apartmanı götürsen kimsenin ruhu duymuyor Eee kolay mı olum lusi’ye rey amcası kaymış Gerçi o sıra amcası olduğunu bilmiyor muş Ama olsun netice değişmez Islak çağlalar cepleri nemlendiriyor ya Nasıl bahar oluyor anlatamam Veya kırmızıyla daha dün tanışmış bir kiraz tanesinin Ki cennetin afişi bir gün yapılacaksa Mutlaka bu kiraz tanesi de bulunmalıdır Ağza getirdiği bayram sabahı ekşiliği Ben seni denedim demiştin ya yeter mi sana Hala utanırım hatırladıkça Hani kendi kirazlarım dururken Senden istemiştim de hani....neyse utandım yine.
Yok artık golf sahası ki Kalın duvar dikenli tel ardından izliyoruz Elin amerikalısının bizim mahalledeki golf maçını Tam yirmi yıl golf sahasının kıyısında oturdu ama Golfün nasıl oynandığını hala bilmez mahalleli Bazan aralardan kaçak sızmalar yapardık Hani gelincik toplama hesabına
VE ANCAK BENİM ÜLKEMDE KOVALAR ÇOCUKLARI BEKÇİLER ÇİÇEK TOPLUYORLAR DİYE...
hele bir de golf topu bulduk mu tamamdır lan oğlum bu topla ne oynuyor bu kerizler
sonra kaldırdılar dikenli telleri açıldı halkımın parkı halkıma ama bir daha asla gelincik bitmedi orada bu da kıssamızın acıklı hissesi bizde faiz yok hata payı veriyoruz...
ve sevmeyi ne çok severdik kızları, memleketi ve faşistlerden ne çok nefret ederdik faşist dediğin de kurtlu murtlu elmanın öbür yarısı işte daha sümüğümüz pantolonumuzda kurumamış elimizde leo huberman sosyalizmin alfabesi çeviriyoruz geleni geçeni hoop nereden geliyorsun bilader sağcı mısın solcu mu ben hiçbirşeye karışmıyorum ağbi yıkın bu ****yi ot bu!
romantik şiddet diye bir şey verdı yok artık şiddet öküzleme bir şiddet işte
HERKES KATİL OLDU SONUNDA OYSA BİR ARA BAZILARI KAHRAMANDI.
Kim sallar bu kağıt yokluğunda Çok bölümü tuvalet kağıdına yazılmış şeyleri Çünkü akasyalar da yok artık Nasıl açardı bir orospunun Orasını burasını açması gibi Bahardan önce gelip baharı çekiştirir gibi
Akasyalar Yazlık sinemasında ömrümün Afişi olmalıdır çocukluk bölümünün Zaten iyi insan bir sevdiği artisti unutmaz Bir de akasyaları Eğer ki çocukluğuna açmışsa Yenir de o biliyorsun Ondan sonra ne zaman bir kız elini tutsa Hatırlarsın tadını
Neyse geç oldu ağbiyciğim Şimdilik bırakalım İstersen bırakma kağıt bitti zaten Ama ömür bu hep yazmaya sebep Nasılsa devam edeceğiz Yazmaya. Yaşamaya.
3-4aralık'99, nürnberg-berlin |
|
|
|
Yılmaz Erdoğan |
|
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/3/2007 - SIRADAN BİR ERKEĞİN HAYAT HİKAYESİ...

SIRADAN BlR ERKEGlN HAYAT HlKAYESl
Bir dönem uçmak ister erkek, kus gibi kanatlanmak, özgürlügünü doyasıya yasamak… Uçar, uçar, okyanuslar aşar. Sonra bir dönem gelir, özgürlügünde boğuldugunu farkeder, esas hapsin mutlak özgürlük oldugunu, onun uğruna nelerden vazgeçtigini hatırlarken… Bitti der, artık doydum. Baglanmak ister, aşık olup, sahiplenmek, daha da önemlisi sahiplenilmek, düşünülmek, paylaşmak, özgürlükten daha güzel görünür her seçenek, hele bir de seviyorsa delicesine. Evet der, iste bu aradıgım. Üremek ister, doğasını dinlemek, hormonlarını dizginlememek, coluk cocuk sahibi olmak, babacım denilmek, kocam, canim, aşkim… Mutludur, işte bu der, hayatın anlamı. Sonra baska bir dönem gelir, babacımlar yetmez, büyük aşkların hepsi biter, kocam, aşkım, canımlar da. Kaçmak ister, sorumluluklardan, alışkanlıklardan, bazen işinden hatta kendinden. Yeter der, bu degildi benim hayal ettigim… Güzel tebessümlere takılmaya başlar gözleri, yeni kokulara, genç tenlere. Yeni hayallere dalmaya başlar benligi, hiçbir yere ait hissetmedigi. Vazgeçtim der, eger cesursa, çok üzgünüm, bu degil hayattan beklentim. Bir yeni sayfa daha açar, kısacık hayatında, Özgürlügün eski tadi olmasa da. O mu? der, yok bu kesin, yine yanıldım, anlamıyor hiçbiri beni. Yaş ilerler, çizgiler kendini belli eder… Kırlaşmıs saçlarını şevkatle okşayacak bir el, onu deli gibi arzulayacak genç bir beden, kaygılarını paylaşacak olgun ruh, hiç büyümeyecek çocuk Ruhunu kabullenecek anlayışlı karakter arar ama Tek vücutta bulamaz. Nafile der, arayışlarim nafile… Kabullenir çaresizce, yetinir seçeneklerden biriyle. Yüregindeki yalnızlık ateşi sönmez, arayışı hiç ama hiç bitmez, son pişmanlık fayda etmez Siradan bir erkek bu, sukunet nedir bilmez…
Yılmaz Erdoğan
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Sevgi..
Sevmek...
Birini, bir şeyi, bir yeri sevmek...
Vatanı sevmek mesela.
Bunu da çok anladığın söylenemez değil mi?
Yani eğer bu, İstanbul dışında İstanbul'suz yapamamaksa, Boğazda bir balık-rakı akşamının hasretiyle kederden gebermekse mesela İsveçte, söyleyecek bir şey yok... galiba, tam olarak böyle değil istedikleri. Evet evet onlar İSTİYORLAR... Senin sevgini tartıyorlar.
Vatanı onlar gibi ve onların istediği kadar sevmen gerekiyor. Aslında görülmez bir yazı Var sınır kapılarında yurdun. SEVMEK MECBURİDIR! SEVMEYEN DEFOLSUN GİTSİN!
Kategoriler
AHMET ALTANahmet telliASKatilla ilhanCAN DUNDARCEZMI ERSOZDENEMEDUS YAZILARIedebiyatKADINIMKISA HIKAYELERkitap tanitimNAZIM HIKMETNIHAT BEHRAMO AN FOTOGRAFLARISIIRsiirlerimYAZILARIMYILMAZ ERDOGANYILMAZ ODABASI
Arkadaşlarım
• DELALEDILEMIN • alike • mehpareogt • mikerinos • elifsule • zewsemal • benmasumum • okumaca • hayalleringemisi • guldefne • yagmur056 • terskare • siargunlugu • nursalkimi • kerime28 • sudeasya • asu • mavikoridor • paranteziciguncesi • sabaruzgari • tavsantepeligenclik • incilenhayal • cananyoldas • egeseda • sercen • yagmurtuana • hephuzun • SAHRA88SAHRA • destinazilan • yolcuhmevlayagider • unutkan • melegimmavi • cobcem • gizledigimzindanmasallari • hakimozgen • emeklilikhaber
|