AŞKIMIZ İKİ GÖZLÜKLÜNÜN ÖPÜŞME ÇABASIYDI...GÖZLÜKLERİ ÇIKARMAK HİÇ AKLIMIZA GELMEDİ - Blogcu




AŞKIMIZ İKİ GÖZLÜKLÜNÜN ÖPÜŞME ÇABASIYDI...GÖZLÜKLERİ ÇIKARMAK HİÇ AKLIMIZA GELMEDİ

17/9/2008 - GÖZLERİMİN YÜZLERCE LEŞİ VAR

Kategori: DUS YAZILARI





GÖZLERİMİN YÜZLERCE LEŞİ VAR

 

Nereden başlasam elimi yakar bu kalem. Sesimde ton kayıpları… kaç tondur bu tonda konuşmamıştım.

Biliyorum bu sakallarımın diyet hikayesi olacak…

Başımda zehir bir ağrı…sigaradan sonra birde kül tablasının kokusu dolmuş odaya. Yükümü o çekiyor şimdilik…

Aynada başka bir adam var öfkeli. Öfkenin rengi gözlerimdeki gibi olsa gerek. Yoksa bu kadar kızarmazdı gözlerim. Sabaha kadar uyumamışım.

Yutkunmaktan acizim, üstümde kadın kokusu…

Azıcık nefes alsam can çekişiyorum. Havalandırmaya çıkmış kadınların voleybol oynarken çıkardıkları sesler var kulağımda.

Bu cezaevinin müdürü benim, bir ömür kalsınlar istiyorum havalıda… en az onlar kadar bende kırılganım bu gece…

Sis çekilse gözlerimden, uyusam ve uyansam mavi parçalı da olsa razıyım bir gökyüzüne.

O kadın siluetlerinin arasında hiçbir kadın annem kadar asil olamaz biliyorum.

Gözlerimdeki sisin ta kendisi.

Artık çayla sigara içmiyorum, hiçbir sigaradan tat almıyorum ve hiçbir akraba kaybında bu kadar yüklü gözyaşı dökmüyorum.

Kafamın içinde kızgın sular var ve sigara dumanından bulutlar. Cephe yağışları oluyor sürekli…

Ben kafamın içinde binlerce gözyaşı dökerken… Allah’ım nasıl bir haldir bu paranoid şizofren diyorlar ben deli diyorum. Yoksa benim aklımı neden başkaları kullanmaya çalışsın.

Hani hep kurunun yanında meze olacaksam niye ıslak kalayım ki. Kendimi sererim güneşe. Kuruyup, yanımda yanacak ıslak nesiller ararım. En azından kendi günahımı çekmiş olurum.

Nereden başlasam etime yapışır bu kalem…

Okulun ilk günü diyetimi çoktan vermişim. Sakallarım artık yok. Öğretmen olarak bir köye atanmışım… –ki bu kadar kutsal ve bu kadar eziyetli başka bir işte çalışabilir miyim bilmiyorum.

Daha ilk gün, her taştan her çukurdan nasibini almış bir servisteyim. Suratım beş karış, sıksan suyu çıkacak gözlerimin…yüzümde yanık izleri.

Ah! O koltuk öyle ritmik öyle iğrenç bir ses çıkarıyor ki beynimin ortasında sular birikiyor. Her çukurda biraz daha sallanıyoruz ayran gibi çalkalanıyoruz.

Servisçi neredeyse servis edecek bizi…

Yolda koyun sürülerine rastlıyoruz. Allah’ım o koyunlara ne kadarda benziyoruz. Sesi soluğu kesilmiş adamlarız. Sırf bu yüzden avuçlarıma almak istiyorum gözlerimi şöyle avuç dolusu ağlamak istiyorum.

Biz yoğurt kıvamını deviriyoruz… yol kenarları sarı, kurutulmuş gül yaprağı gibi kare kare. Fotoğraflamak istesem zaten kurutulmuş.

……………………………

 

Köyde anı yazmak hele o 'an' ı yazmak imkânsız. Korkudan ellerime titreme çöküyor. Küçücük prefabrik bir sınıf veriyorlar bana. Kapısında kolu yok, pencere var camı yok. Hangi fabrikadan çıkmışsa hangi elden geçmişse o elde insanlık yok.

Usulca sınıfa yaklaşıyorum hareketlerimi yavaşlatıyorum. Sesimdeki ve ellerimdeki titreme hala geçmemiş… boğazımdan sesler çıkarıyorum. Sesimi açmak için binbir telaşa düşüyorum.

Ellerimi göğsümde birleştiriyorum. Kendimi o masum bakışlardan korumaya çalışıyorum.

Zalim piyasa şartları bizi öyle bir şartlamış ki her bakışta hesapçı bir hava arıyorum. Şimdi bu masum ve koşulsuz merak yüklü bakışları görünce ürküyorum. Ellerimi bu sefer de belime kenetliyorum. Bir öğrenci adımı soruyor. Tahtaya kocaman harflerle adımı yazıyorum. “Bu kadar mısınız?”Diye soruyorum. Birkaç öğrenci gelmemiş hemen şikayet ediyorlar. “Örtmenim beriye gittiler” diyorlar. “Beri” koyunların otlatıldıktan sonra toplanıp sağıldıkları yermiş. İçimden onlar gibi söylemeye çalışıyorum. “Beri” “Beri”

Bir öğrenci ayağa kalkıyor “örtmenim ellerin titriyor” diyor bakıyorum ellerime gerçektende hala titriyor. Cebime saklıyorum ellerimi…

Bir öğrencinin hiç gelmediğini söylüyorlar. Üzülüyorum.

Diğer gün…

Okul tepeden bakıyor köye ince daracık bir yoldan geçiyor öğrenciler hala okula gelenler var. Pencereden izliyorum onları…  Allah’ım nasıl da gülüyor o gözler.

Gözlerimin yüzlerce leşi varmış diye düşünüyorum o gözleri görünce. Tek sıra oluyorlar güneşin altında, kurutulmuş et parçaları gibi. Bıraksak hep orada kalacaklar.

Aynı karede olmak istiyorum onlarla, kurutulmuş gül yaprağı gibi .

………………………..

Bir öğrenci geç kalmış kapıyı çalıyor. “Gel” diyorum. İçeri giriyor, diğer öğrencilere göre daha iri yarı bir çocuk…

“Örtmenim geç kaldığım için özür dilerim” diyor. “Tamam geç yerine, senin adın ne?” diyorum… “Mazlum” diyor. Bir insan adıyla ancak bu kadar uyum içinde olabilir. Çocuk hafif kilolu, esmer, peynire benzeyen dişleri var sürekli meydanda… gözlerinin retinası o kadar büyük ki neredeyse bütün gözü kahverengi. Sanki beyazı hiç yok…Ben hayatım boyunca bu kadar masum (mazlum) bakan bir insana daha rastlamadım.

Teneffüs zili çalıyor. Mazlum yanıma geliyor. “Örtmenim sen öğrencileri dövüyorsun?” diye soruyor. Yok diyorum.

Kürtçe bilmediğimi sanıyorlar yan tarafta birbirlerine Kürtçe beni anlatıyorlar. Tek özelliğim var onlara göre, onu anlatıyorlar. “Bizim öğretmen bizi dövmüyor.”

Kısa zamanda benim öğrenci dövmediğim, söylentisi yayılıyor. Bütün öğrenciler bana kutsal bir varlıkmışım gibi bakıyorlar. Keşke bizim derse girseydi diye kendi aralarında konuşuyorlar. O çocuklar için dövmeyen bir öğretmen herkesten ve her şeyden daha iyi…

Okula gelmeyen öğrenciye de ulaşıyor bu söylenti. Birkaç gün sonra okulun etrafında görmeye başlıyorum o öğrenciyi. Teneffüslerde arkadaşlarıyla oynuyor. Ben hiç ilgilenmiyorum onunla; ona doğru da bakmıyorum ki rahat davranabilsin. Yavaş yavaş yaklaşıyor bana, biliyorum ona doğru baksam kaçacak… benden önceki öğretmen onu o kadar dövmüş ki okula gelmek istemiyor.

Arkadaşları arkadan bağırıp cesaret vermeye çalışıyorlar. Kürtçe “ öğretmen dövmüyor korkma dokun” diyorlar. Yanıma kadar geliyor hiç bakmıyorum. Gerçekten de gelip koluma dokunuyor. 

En mazlum bakışlarımı biriktirip gözlerinin içine bakıyorum. Biraz konuşuyoruz sonra eve gönderiyorum onu. Yarın okula geleceğine söz veriyor.

Diğer gün bakıyorum en arka sırada oturmuş. Söylediğim her şeyi dikkatle dinliyor. Konuşması için ona söz hakkı vermemi bekliyor.

Cesaretlensin diye kravatımı çıkarıp boynuna takıyorum. “tamam” diyorum. “Arkadaşınız artık öğretmen” Gülüyorlar.

İlçede kaç gündür gitmek istediğim okula çıkıyor tayinim… çocuklara diğer gün gelmeyeceğimi, başka bir okula gitmem gerektiğini, bu köyün bana çok uzak olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Gün boyu beni kalmam için ikna etmeye çalışıyorlar. Türkçe dersinde bana mektup yazmalarını istiyorum. Yazıyorlar süslüyorlar kutsal bir insanmışım gibi muhteşem sözler yazıyorlar. Son ders artık servise binip gideceğim ve diğer gün gelmeyeceğim. Mazlum o koca gövdesiyle bacağıma sarılıyor. Beni sınıfın içerisine zorla itmeye çalışıyor. Gün boyu her fırsatta bana en arka sıradan kafa sallıyor. “Örtmenim ben pilan yapmışım sen gitmeyeceksin.”

Servise zor bela atıyorum kendimi, bazı öğrenciler ağlıyor. Mazlum’a bakıyorum eline koca bir cam almış yumrukluyor. “Oğlum mazlum yapma elini keseceksin.” “Örtmenim gidersen bu camı elimle kıracam” yüreğim ağzıma geliyor. Servis hareket ediyor. Mazlum’a bakıyorum hala camı yumrukluyor. Allah’ım ne olur eline bir şey olmasın diyorum içimden…

……………

Ama mazlumuz işte.!

Çarşıda tepemize çöküyorlar topu topu iki kişiyiz.

Önce onlar saldırıyorlar bizim hiçbir şeyden haberimiz yok. Bir iki de biz atıyoruz onlara. Yerde nasılda debeleniyoruz… hele ben. Öğrencilerim geliyor aklıma. Tepemiz çok kalabalık, çökük altındayız. Eşekler görüyorum paçaları ıslak… eşek sudan geliyor ama adamlar hala üstümüzde.

Gözlerim büyüyor önce iri bir zeytin ardından ceviz kadar oluyor. En azından ben öyle hissediyorum. “Yerden yüksek bir karış” oynasak benim üstüme basıp ebelenmeyecekler.

Mazlum geliyor aklıma hele Mazlum’un o gözleri...

Ağzımın içine baka baka, peynire benzeyen dişleri meydanda “ öğretmenim ben pilan yapmışım, sen gitmeyeceksin” diyor.

İşte gidiyorum oğlum! Baksana adamlar üstümüzde.

Kendimi saksılarda büyütüyorum. Kulağımda mazlum sesler…

Nereden başlasam üstüme kalır bu hikaye.

Eşekler görüyorum paçaları ıslak. Biz hala çökük altındayız.

Gözlerimin beyazı yok. Ya gözlerim morarıyor yada ben Mazlum’a benziyorum.


Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

22/5/2007 - TAPINAKLAR DA DEĞİŞTİ TANRI(LAR) DA

Kategori: DUS YAZILARI

 

TAPINAKLAR DA DEĞİŞTİ TANRI(LAR) DA
“Sunaklara tükürdüler, tapınaklar da değişti, Tanrı(lar)da… para kadın
siyaset. Kimse koruyamaz artık sevabını.”
Ben bu zahmeti kendime verecek insan değildim. Kaç zamandır gözlerim
yanıyordu. Sabahın köründe ayaklandım. Bir şeyler ters gidecek havadan
belli…Hava buz, hava köpekleri bile dondurur.
Ağzım yüzüm buz kesmiş. Şimdi beni bu soğukta kim adam edecek…bütün ayarım
kaçmış.
Nerden anlattım göz muayenesine gideceğimi. Meğer bütün akrabaların gözünde
bir görmezlik varmış. Herkes kendi ağrısında…
Köpekler gibi pişmanım, bir sefer çıktım yola. Ciğerlerim neredeyse aforoz
edecek beni. Yüzümde hıyar gibi bir ifade… böyle zamanlarda hiç sevmiyorum
kendimi. Bütün ihtimaller ve hava sıfırı gösteriyor.
Hastaneye vardık, o soğukta önümüzde on kişi var. Şu sıra kuyruğu
yokmu…ihtiyarları deviriyor. Beni ne yapacak Allah bilir.
(Sağlık karnesini sıraya bırakıyorlar. İlk gelen en alta bırakıyor sonra
gelen bir üstüne, öyle öyle sıra uzayıp gidiyor. Hemşire geldiğinde bütün
karneleri avuçlayıp ters çeviriyor. En alttaki ilk sıraya geçiyor. Öyle
saçma sapan bir sistem… kağıt, evrak cennetinde elimizde evraklar…yavşamadan
iş yürümüyor.)
...............................
İhtiyarın biri karnelerin yeriyle oynuyor. Ortalık karışıyor, herkes
sırasını korumaya çalışıyor. Yetişiyorum –ki ben bu kadar tahammül sahibi
bir insan olduğumu yeni anlıyorum. Herkes birbirini hizaya sokmaya
çalışıyor.Arıyorum karneler yok, benim karnemle birlikte diğer dört karne de
yok… (akrabalar rahat, her şeyle ben uğraşıyorum.) bir türlü kurtaramıyorum
karneleri, ah! O kadınlar nasıl çirkefleşiyorlar menfaatleri yerine
gelmeyince…ve çirkef kocaları oluyor o kadınların. Aynı anda iki ucu boklu
değnek…
Sunaklara tükürmüşler, tapınaklar da değişmiş Tanrı(lar) da…para, kadın,
siyaset.
( Bir saat önce o kadınların kocalarıyla, her yanı basık bir bekleme
salonunda aynı burundan nefes almışım. Biliyorum nasıl
çirkefleşebileceklerini. Biri Süleyman Demirel’den bahsediyor, biri MHP’nin
siyasi yükselişinden, biri yeni siyasi akımdan…bu boktan muhabbetin
kenarında kalmak için binlerce akrobasi yapıyorum…ama biliyorum bu bok
kokusu bana da bulaşacak... Arada bir adamlardan biri bana dönüp iğrenç bir
şiveyle, “öyle değil mi yiğenim” diyor.)
Allah’ım aklımı koru.
Şimdi dışarıda nasılda çirkefler. Bin kavga buluyorum karneleri. Ama sıraya
sokamıyorum. Öfkem tavanda…hay ben sizin gibi insanların.
Alıyorum karnelerin hepsini. Bağırıyorum sağa sola...deliler gibi.
Kadın-erkek hepsinin façasını bozuyorum. Ama nafile! adamın biri kurbanlık
boğa gibi davranıyor bana. Kocaman pençelerini göğsüme bastırıp diğer tarafa
itiyor beni. Tutuyorum adamın elinden, adam babam yaşında:
Bütün halk galeyana geliyor, hepsi birden üstüme yürüyor. O kadar
kalabalıklar ki şaşırıyorum. Birden tüyleri yolunacak kaz gibi hissediyorum
kendimi.
Bir daha bağırıyorum, bu sefer çok daha şiddetli bağırıyorum. Hepsini
püskürtüyorum. Yine de sıramı koruyamıyorum çok daha gerilerden alabiliyorum
sırayı… hiçbirinin gözü rahatsız değil, hepsinin gözü açık.
İşlerin ters gideceği havadan belliydi...Üstüm başım bok kokusu…biliyordum
üstüme bulaşacağını. Sefil sefil çekiliyorum kenara.Allah’ım ben ne
yapıyorum diyorum içimden.
Sıra bana geliyor kırkdört numara.Allahım! sen aklımı koru... Şimdi ben bu
kalabalığı bozmaz mıyım.
.............................
Hemşire alıyor sağlık(!) karnemi…sigortaya kayıtlı değil diyor. Şimdi ben bu
kadar eziyeti boşuna mı çektim. Gamlı eşşekler gibi anırmak istiyorum.
Neredeyse meydan savaşı verdim. Yanıma aptallığı kar kalıyor. Hay ben böyle
sistemin.
Ama gözlerim hala yanıyor…ağlasam mı anıra anıra eşşekliğime.

                                                                             HAKİM ÖZGEN

 

bizleri yazılarıyla yalnız bırakmayan HAKİM kardeşime sevgilerimi gönderiyorum...

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

17/4/2007 - KÜÇÜK ÇAPTA ANILAR (ŞİİR ETKİNLİKLERİ)

Kategori: DUS YAZILARI

 

 

               KÜÇÜK ÇAPTA ANILAR

 

Uzun saçlıyım. Kıvır kıvır hafiften jöleli. Kaşlarım o kadar da çatık değil. İlk defa aynada sorgulamadan, bir yoksulun yasını tutmadan izliyorum kendimi.
Pencereden bir rüzgar esmiş üstüme. Uyanıyorum. Rüyaymış diyorum kendi kendime. Ne kadar güzel saçlarım vardı. Ne kadar da kedersiz bakıyordum aynalara.
Sırtımı nasıl da kamçılamış rüzgar. Sırtım örs gibi. Hangi demircinin çekiçlerinden geçtiği belli değil.
Kalkıyorum yatağımdan, ağzım leş gibi kokuyor. Sigarayı sırf bu yüzden bırakmak istiyorum. Beynimde uyanır uyanmaz günlük planlarım çakıyor. Bu günde uykunun tadını yatağıma devrediyorum.
Dünden hazırlanmışım, ağzımın kenarına saklamışım kelimelerimi... Kıtlama yapar gibi.
Bugün de işe geç kalacağım. Koşar adım, üst geçit, önümde bir kadın. Hangi terazinin kefeleri bunlar. Acaba izlenmek için mi böyle giyiniyor. Sabah ayna karşısında da bu kadar asil mi bakıyor kalçalarına. Hangi sihirli kelimeleri geçiriyor aklından. Kendine ne söylüyor da yanından geçtiği erkeklerin boyun oynatmalarına hükmediyor. Nasıl da ezmeyi başarıyor eşkinci yürüyüşüyle. Bu yürüyüşü ona annesi mi öğretiyor.
Otobüse biniyorum. Bir kadın dikmiş gözlerini. Ne kadar da rahatça bakabiliyor gözlerime. Nasılda doyumsuz bir haz alıyorum. Üst geçitteki kadını şimdi daha iyi anlıyorum. Doyumsuz(!) yolculuğum bitmek üzere. Hangi kapıdan insem eşkinci eşkinci.
İşyerime çıkıyorum kimsecikler yok asansör benim... Aynalar da. Nedense otobüsteki kadın geliyor aklıma. Evet diyorum içimden. Bu kadınlara bu yürüyüşü erkekler öğretiyor. Toplantılar, hazırlıklar, kağıtlar her şey bir tarafa...
Bu gün Cezmi ERSÖZ ile görüşeceğim.Akşamdan konuşmuşuz, telefonunu yazmış bana...Yahu diyorum kendi kendime Cezmi ERSÖZ bana gel demiş.
Saat üç buçukta işlerim bitiyor. Lavaboda elime yüzüme çeki düzen veriyorum. Aklımda yüzlerce diyalog. Şimdi ben ne derim bu adama. Hangi çayımda kıtladığım şekeri sunarım.
Daha iki buçuk saat var görüşmemize. Aklıma, yüzlerce kelime tesbihat yapar gibi üşüşüyor. Acaba hangi dilden konuşacağız. Hangi cümlesi aklıma mıhlanacak. Hangi milada yol verecek bu görüşmemiz. beni çağırdı ya görüşmek için... gerisi diyorum, gerisi detay.
Kadıköy'den vapura biniyorum, dünyanın en güzel taşıtına. deniz ve sigaram
ve sigaramın mezesi çayım... deniz kültablası.
Buluşacağız birazdan. "Ağbi bakar mısın. Kitap çadırı nerede" Adam bakıyor gözlerime, bilmiyorum diyor. Birine daha soruyorum."Ya ağbi kitap çadırı varmış buralarda." "Bak ağbicim şu binanın arkası kitap çadırı." buluyorum çadırı. Bir sürü kitap var, sırtlarına dokunuyorum. Ama daha kırkbeş dakika var. Çadırdaki görevli ilgimi görünce yanıma yaklaşmak istiyor. Gelmesin "buyrun" demesin. Ben nasıl parasızım derim. Son paramla vapurda çay içtiğimi nasıl söylerim. Utanırım. Sırtımı dönüp çıkıyorum çadırdan. Adamda anlıyor beni. Gelmiyor peşimden.
Dışarıda bir sürü zaman harcıyorum. Hayatımda en sevmediğim şeylerden birini yapıyorum.Vitrin önünde zaman katili oluyorum.
Tekrar aynı yere dönüyorum. Tilkinin dönüp geleceği yer "kürkçü çadırı"dır. Boş bir sandalye buluyorum, izin isteyip ilişiyorum. Adam telefonla konuşmaya başlıyor, "ağbi neredesin" cevap yakınlardan geliyor. Adam biraz doğrulup ileriye bakıyor.
Tamam diyorum tamam işte geliyor.
Kitap çadırına giriyor. Hemen karşılıyorlar. Ben hiç kımıldamadan yerleşmesini bekliyorum. İçeriye dikkatle bakıyor. Çadırın her metrekaresine sesini ulaştırmaya çalışır gibi. İşte! ben geldim der gibi.
Oturuyorum, hiç doğrulmuyorum. Bu hadisenin tadını çıkarmak istiyorum...Kıtlayarak.
Sonra küçük usul adımlarla masaya yaklaşıyorum. Birkaç adım öncesinde masaya geldiğimi farkediyor.
Merhabalar diyorum. Cezmi bey, ben Hakim. Hiç duraksamadan elini uzatıyor.
Hakim Özgen diyor. Allah’ım bu nasıl bir tattır. Soyadım aklında duruyor.
Üst geçitteki kadın gibi keyifleniyorum. Nasılda eşkinci yürüyorum.
Siyah bir klasörde yazılarımı derlemişim. Uzatıyorum. Dikkatle inceliyor.
Beğeniyor. "Bu yazılarda sen yoksun, ben seni, ben senden hayatı istiyorum.
Öyle bir yaz ki yüreğime dokunsun." diyor. Tamam diyorum. Tamam teşekkür
ederim, müsaade ederseniz ben gidiyorum.
On saattir ayaktayım. Ter içinde kalmışım. Kendime bakışım nasıl da değişiyor birden. Bir kadın tanırdım, rüya gibiydi. Terleyince nasılda pis kokardı. Bende acaba öyle mi kokuyorum.
Bir kadın olsa,hafiften cesur olsa, baksa gözlerime, biraz ulaşılmaz görse beni. İlgisiz dursam. Yeniden eşkinci bir yürüyüşüm olsa... ağzımda lolipop şekeri varmış gibi hadisenin tadını çıkarsam kıtlaya kıtlaya.


                                             hakim özgen (düş yazıları)

         

Yorum (8) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/2/2007 - BÜYÜME SAKIN GÖZÜMDE

Kategori: DUS YAZILARI

 

          

BÜYÜME SAKIN GÖZÜMDE!...

Ufkumda bulabildiğim bütün güzellikleri havanda dövüyorum. Markalaşma
sevdasının çok ötesinde bir şey bu... Akılda kalsam ne cümle değerinde kalmasam ne.
Hiç havamda değilim...
Havan'a taşıdığım sular yormasa beni...kimbilir nerelerdeydim. Ne zaman
önümden fırsat adı altında bayağılıklar geçse sırt çeviriyorum.
Akla ziyan görüntüm de bu yüzden kimi serseri hislerin koynuma girmesi de.
İçimde bir yöneliş var sana birde vazgeçiş... İki çizgi arasında susmanın
yorgunluğu var üstümde... Büyüme sakın diyorum içimden büyüme gözümde.
***
Alkışlamalı mıyım şu zayıf halimi... Eteğimdeki taşları dökmeli miyim
huzura... yoksa bozmalı mıyım huzurumu...daha huzura ermeden.
Bir sarımlık tütün var ellerimde... Kültablasında olasılıkları izmaritleştiriyorum. -ki ben hiçbir zaman kendime yakışır bir ıslıkla, yürüyemiyorum.
Duvar diplerinde titreyerek beklerken, üstümde parçalanan yağmur damlalarını
civalaştırıp... kavanozlarda aşklarını pekiştiriyorum.
Sisler ekliyorum üstüme... bitince bir daha yakıyorum sigaramı. Yangın yeri
gibi dumanlar çıkıyor üstümden...
Büyüme sakın diyorum içimden, büyüme gözümde...

hakim özgen(düş yazıları)

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

10/2/2007 - İNSANLIK SUÇU İŞLİYOR YALNIZLIK !...

Kategori: DUS YAZILARI

İNSANLIK SUÇU İŞLİYOR YALNIZLIK!...

Aynı metrekarelerde nefes aldığımız anları, anı olarak raflarına diziyorum
kalbimin...Hiç anılmayacak kadar küskün fotğraflara benziyor anılarım.

 Anlık tebessümlerle süslü birkaç çift anı.

Hani anmasam da olur diyorum, kendimi kandırmak için.
Girişilen bir savaşsa, kazanılmayacak zafer yoktur benim gözümde.

Gözüm gibi baktığım anım, an'ım.
Beni böyle arabesk gösteren tek şey kelimelerim... Çay-sigara nöbetleri...
radyoda Sezen "Yine mi güzeliz yine mi çiçek, andolsun" kimseler bilmez bu
şarkının bendeki yerini...Eksikliğinin nöbetini.
Nasıl canım yanmasın...canım uykumdan geçip seni yazmışım. Bu yazı sana -ki
birgün okuyacaksın yokluğunun en az varlığın kadar yer kapladığını.
Aynalara baktıkça...mesafe tanımadan günah çıkarabilen yüzlerden kaçıyorum.
Yazdan kalma neyim varsa ufkuma yığıyorum.
Nasıl canım yanmasın...insanlık suçu işliyor yalnızlık...tenime
kapaklanarak.
Deniz gri bir ayna gibi...ben ne zaman sussam, insanlık suçu işliyor
birileri. Çoğu, bir kadına yazılmış sanıyor bu sözleri. Gidip gelip kendime
gömülüyorum. Sözler veriyorum, yeminler ediyorum...aynalara bakıp.
Tarihçesiyle tarifesinin arasına iklimler giriyor aşkın...
Gözlerimde uyaklı bir cümle sızıyor yanaklarıma. Bu yanaklar neler gördü..!.
Belki bu kadar asil olmasaydı... insanlık adına edilmiş sözler, yedi kıta
bir olup üstüme gelmezdi.
Bu yanaklar neler gördü.
Şimdi ağlasam bütün yorgunluğumu...damarlarımı törpüleyen çaydan sigaradan
uzak. Dizlerime kadar gözyaşlarıma gömülsem.
Bu yaz bu kadar hızlı geçmese karşı kıtalara -ki daha denizlere bile
giremedim.
İklimler bu kadar hızlı değişmese...gitmese sevdiğim şehirlerin insanları.
Şehri şehir yapan tek şey insanken...İklimler bu kadar hızla kepenk
indirmese...
Zamana diş bileyip, gece yarılarını avuçlarıma dolduruyorum...Nasıl canım
yanmasın...canım uykumdan geçip seni yazmışım. Bu yazı sana -ki birgün
okuyacaksın yokluğunun en az varlığın kadar yer kapladığını.
İklimlerin, sen yokken neden bu kadar hızla uzaklaştığını.
"Yine mi güzeliz yinemi çiçek..." Andolsun,birgün göreceksin benim tenimde
kendi yanıklarını...

HAKİM ÖZGEN

           

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/2/2007 - YILBAŞINDA FELLUCE'Lİ OL(M)AK

Kategori: DUS YAZILARI

 

                                        FELLUCELİ OL(M)AK

                               

 

Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavardı. O dişide düştü, global oldu.
Beklenen “an” geldi. Bu kaçıncı bekleyiş yada kaçıncı an orası muamma ama
geldi.
Kıyamet savaşları, Dinler arası çatışma, Hamas, Kamusal alan, Karikatür krizi, Irak, Filistin, Usame bin Ladin, Kuş gribi, Yeni işkence fotoğrafları, Sauna çetesi, Kurtlar vadisi ve Polat Alemdar…
Dünya yangın yeri değil bilakis pazaryeri… Geldi, akıllardaki sorulara suni cevaplar, minare kılıfları ve her yiğidin kendine has yoğurt yiyişi…laiklik
Neye ne kadar tarafız, kestiremiyoruz çoğu zaman. Yinede ağırımıza gitti.
Hz. Muhammed’in karikatürize edilmesi…Sokaklara döküldük tek ses olduk.
Sahte peygamberler türeyince de tek ses olmalıydık, Filistin’de çocuklara ateş edilince de, Irak’ta masumlar (erkekli-kadınlı) tecavüze uğrayınca da.
Çocukken yakantop oynardık ablalarımızla. Can alıp, can verirdik…
Şimdi dünyanın her yerinde bu oyun oynanıyor. Filistin’de, Irak’ta,
Çeçenistan’da, koca Afrika’da…Üstelik oyunun adı da aynı, yekantop.
Sobeliyorlar… cezaevinde prezervatifsiz üstelik kocalarının önünde ebeleniyorlar. Filistin’de sokak aralarında…Afrika’da yardım kamplarında…
Hiçbir paradigmaya uymadığı halde bu “ebelemeç” devam ediyor. Üstelik
uluorta…
Haydi! Bu gün yılbaşı, süsleyelim çamlarımızı. Belki bizi de bir bu babalar ebeler…can alırlar. O kadar da karamsar olmayalım. Belkide korunmadan
çam verirler ellerimize… can verirler...

 

hakim özgen

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/2/2007 - TENİMDE GÜL YÜZLÜ BATIKLAR...

Kategori: DUS YAZILARI

 

 

 

Bir kalem saplandı hislere...herkes sustu, bakışlar dondu. Bir aşk kocaman cüssesiyle yere yığıldı. Bizim aşk sandıklarımız tahtadan şeylerdi.
Düşlerdik...
Giden gitti. Ne söylenirdiki böyle gidişlerin ardından.
Çelenkler pahalı...hadi karanfil taşıdın diyelim...Ne geçirebilirsinki aklından...mezardan bir parça toprak alıp avuçlarını o hüzünle tozlandırırken...tenimdeki gül yüzlü batıkları..
Üstelik kaşlarım iki hüzün çıtası gibi...ağlamaklıyım...-ki şimdiye kadar sadece ağlamaklı olabildim bütün kırgınlıklarımda-... Kırılmam diyorum her seferinde, ağlamam diyorum bağıra çağıra...
Beş parasız bir hüzün...sigara almaya yetmeyen, elimi her daldırışımda soğukluğu tenimden geçmeyen...cebim. Diğer yarısını arkadaşlarımdan (hepsinden) tamamlayabildiğim ve açılışını kendim yaptığım, dumanı bir türlü ağzımdan burnumdan gelmeyen sigaram ve ben...yol ortasındayız.
Ne zaman tuhaf duygulara sürüklese beni bu iklimler...sigaramda kül dökümü...yaprak yığını üstüm başım...Ne zaman bir soluk alsam ulu orta bir yerde, inatçı bir rüzgar eser senden.
Bu yaprakları bana getiren yada beni bu yapraklara götüren şey neyse...ikili, derin, bu tuhaf, bu yarı anlamlı...bu acılarımın örtüleri...neyse işte adı bu ilişkinin... Gel-git.
Bizim aşk sandıklarımız tahtadan şeylerdi. Ahşap kokardı yalnızlık...biz
dururduk duvarlar kudururdu.
Büyük harflerle aklıma GELdiğin zamanları düşünüyorum şimdi...adını her
gördüğüm yerde sanki unutma olasılığım varmış gibi altını çiziyorum...

 

                                                                                  hakim özgen

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

1/2/2007 - AMA YARALI

Kategori: DUS YAZILARI


Sebebini bilmediğim bir yas tutuyorum kucağımda. Morarmış bir bebek ölüsü... Yıkamadan önce kaşlarına dokunduğum sonra gömdüğüm ve her nedense gözyaşım gibi çelimsiz, kirpiklerimin üzerine kadar gelebilmiş. Sonra o damlada bir an parlayıp sonsuzluğa göç etmiş mosmor bir ceset.
Zamana karşı oynanan en büyük oyunlardan biridir umut. Sesinde hıçkırıklarla dolu yanmayı hisseden herkes bu kaybedişin farkındadır. Umut kaybettikçe büyür ve mutlaka tohumunda bir parça yas vardır. Umut yasların fiyakalı şeklidir.
Aslında niyetim di’li  geçmiş zamanda bizden bahsetmekti. Di’li geçti zamanın bizi geçmişe hapsederek...Sebebini bilmediğim fiyakalı bir yas tutuyorum kucağımda...mosmor
Hani “bu gönülde ne gemiler battı bir sandalın lafı mı olur” diyen beni alıp, gönlüme değilde vicdanıma batan sandalın enkazına başlamaktır şimdiki suskunluğum.
Böyle zamanlarda erkekler yangından kaçar gibi kaçarlar sevdiklerinden. Sonra dönüp yangının küllerine kaptırdıkları sevgiyi ararlar. O sevgi kurtulmuşsada yara almıştır. Hiçbir enkaz o felaketten tahtaları sağlam çıkmaz. ...Çıkamaz.
Benim yaptığım o yaralıyı ateşe atmaktı. “Ama yaralı” dedi içimden bir ses olsun dedim “atın gitsin”.
Her nedense bir gün yanımda harcandı o laf. Kanım çekildi. Baktın mı bilmiyorum. Yüzümde o bebeğin morlukları vardı. Sonra gözyaşımdaki anlık parlaması geldi aklıma...tutup gözyaşımla gözlerimi ışıldattım.
Ne zaman sana doğru yaklaşsam yüzümde morluklar çıkıyordu. Tenimde vicdan azapları...
Üstelik o bir damla göztaşı çoktan kurudu. Çelimsizce harcandı. Kendini yanaklarımdaki morluğa bıraktı. Bir yerimde hala kararsız kesikler. Beni bana sen diye gösteren bir ben...
Sebebini bilmediğim fiyakalı bir yas tutuyorum kucağımda. Ne zaman bir kadına olgunca gülümsemek istesem kırdıklarım geliyor aklıma.

                                                  

 

                                                                         H. ÖZGEN

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/1/2007 - DENEME

Kategori: DUS YAZILARI

DENEME
Gecenin bir yarısında saçmasapan düşüncelerden arınmak adına deniyorum. Bir aşktan aforoz edilmiş yüzlerce anıyla...
Belki ‘düş kaydı’ belkide düşsün artık kaydı bu sapanın saçması diye yazıyorum. Soluğuma bulantı çöküyor elbet birilerini yitirirken.Kıyısız bir boşluğa dökülür gibi dökülüyor içimdeki meteor kalıntıları...
Herkes benim gökyüzümde hüznümle dilek tutuyor...parçalı bulutluyum yeryer sağanak.Bütün kırılganlığım üşengeç bir kalbin elinde. Elbet bir acısı vardır gözlerdeki gülüşlerden birçoğunu yitirmenin.
DENEME! Diyor içimdeki emir faili,kimin umurunda...Bütün kırılganlıklarımı atıp sırtımdan alnımın çizgilerine saklıyorum kendimi. İnsan en çok kendinden kaçarken yakalanır kendisine. Belkide...
Bir çift yenik gözle bakınırken ‘seni bende sen yapan benim’. Kendim.
Yani her gökyüzü kendi yağmurunun derdindedir. Yada her hasta kendi ağrısında. Kendime dönüşüm zamirin yakarışındaki dönüşlülük değil, kendim.
Kalbimde kocaman bir meteor kalıntısı. Ne zaman ellerim gerçekten üşüse kendimi birilerini yitirirken buluyorum. 


                                                                                                        HAKİM ÖZGEN

                                                                                                         (Düş yazıları) 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Sevgi.. Sevmek... Birini, bir şeyi, bir yeri sevmek... Vatanı sevmek mesela. Bunu da çok anladığın söylenemez değil mi? Yani eğer bu, İstanbul dışında İstanbul'suz yapamamaksa, Boğazda bir balık-rakı akşamının hasretiyle kederden gebermekse mesela İsveçte, söyleyecek bir şey yok... galiba, tam olarak böyle değil istedikleri. Evet evet onlar İSTİYORLAR... Senin sevgini tartıyorlar. Vatanı onlar gibi ve onların istediği kadar sevmen gerekiyor. Aslında görülmez bir yazı Var sınır kapılarında yurdun. SEVMEK MECBURİDIR! SEVMEYEN DEFOLSUN GİTSİN!

Kategoriler

  • AHMET ALTAN
  • ahmet telli
  • ASK
  • atilla ilhan
  • CAN DUNDAR
  • CEZMI ERSOZ
  • DENEME
  • DUS YAZILARI
  • edebiyat
  • KADINIM
  • KISA HIKAYELER
  • kitap tanitim
  • NAZIM HIKMET
  • NIHAT BEHRAM
  • O AN FOTOGRAFLARI
  • SIIR
  • siirlerim
  • YAZILARIM
  • YILMAZ ERDOGAN
  • YILMAZ ODABASI
  • Arkadaşlarım

    DELALEDILEMIN
    alike
    mehpareogt
    mikerinos
    elifsule
    zewsemal
    benmasumum
    okumaca
    hayalleringemisi
    guldefne
    yagmur056
    terskare
    siargunlugu
    nursalkimi
    kerime28
    sudeasya
    asu
    mavikoridor
    paranteziciguncesi
    sabaruzgari
    tavsantepeligenclik
    incilenhayal
    cananyoldas
    egeseda
    sercen
    yagmurtuana
    hephuzun
    SAHRA88SAHRA
    destinazilan
    yolcuhmevlayagider
    unutkan
    melegimmavi
    cobcem
    gizledigimzindanmasallari
    hakimozgen
    emeklilikhaber