AŞKIMIZ İKİ GÖZLÜKLÜNÜN ÖPÜŞME ÇABASIYDI...GÖZLÜKLERİ ÇIKARMAK HİÇ AKLIMIZA GELMEDİ - Blogcu




AŞKIMIZ İKİ GÖZLÜKLÜNÜN ÖPÜŞME ÇABASIYDI...GÖZLÜKLERİ ÇIKARMAK HİÇ AKLIMIZA GELMEDİ

15/5/2007 - KADINIM (şiir etkinlikleri)

Kategori: CAN DUNDAR

 

 

KADINIM  



                                                                                                                              O'na...         



Köhne bir yük katarı gibi ayak parmaklarımızı ezerek önümüz sıra geçen bu yorgun asır, bizim asrımız değildi.

Korkarım, tozu dumana katarak pürtelaş gelen yenisi de, o imanla beklediğimiz ahengin asrı olmayacak.

Raylar üstünde alelade bir tımarhane bu...

... tıklım tıkış vagonlarında vahşi bir itiş kakış; dumanında genzi yakan bir ihtiras kokusu...

Şüphesiz zamanla bu cinnet de ufukta yitip gidecek; lakin bizim için başka katar yok ömrümüzün içinden geçecek.

Görünen o ki kadınım, seninle biz, "hayat" denen bu metruk peronda, üzerinde adres yazmayan mektuplar gibi bekleşip, aşkımızı acılardan damıtarak yaşlanacağız.

* * *

Öyle bir çağdayız ki, insanoğlu geçen asır düşünü gördüğü "denizler altında 20 bin fersah" yolu kat edip, "arzın merkezine" yaklaştıkça, uzaklaştı insanlığından...

Kalabalıklaştıkça arttı kayıtsızlığın ıssızlığı...

Her bineni ise bulayan sefil bir trenle onun borsadan başka tapınak, paradan başka tanrı tanımayan son yolcuları, kainatın raylarındaki şiiri, ilhamı, aşkı ezip geçti.

"Ah o gönül şarkıları" sustu önce...

Sonra, sevdaların ömrü kısaldı; tadı kaçtı hasretin, şehvetin harı söndü.

Sanal posta kutusu, mektubu öldürdü; bak, bir tek satır yok kalemimden sana kalacak.

Silinip gidiyor telefondaki aşk mesajları; "seni seviyorum", -ki amentüsüdür itiraf gecelerinin- parfüm sıkılmış plastik bir gül dalının teybinde tutsak...

Korkuyorum gülüm; "Seni seviyorum" desem sana, plastik kokacak.

* * *

A kadınım,

A hüznümün bançesi!..

Görmem mi sanırsın; sesi kısık gözlerinin nicedir... dudakların buselere sağır...

Oysa ben, haykırmak için sesine, solumak için nefesine muhtacım.

Bilsen neler verirdim bakışlarından o kederi silebilmek, sana itimadın hazzını yeniden verebilmek için...

Lakin öyle bir tufana yakalandık ki, birbirimize kavuşmak için çekiştirdiğimiz kement boğuyor bizi...

Mübadele garında saadet ülkesine kesilmiş iki biletle mecalsiz bekleşiyoruz.

Kudretim olsa, seni bu harabe istasyondan kapar, koştukça yelelerinden takvim sayfaları uçuşan bir kısrağın terkisine attığım gibi, o çok sevdiğin ihtişam romanlarının mağrur asrına taşırdım.

Soyunurduk bütün o delik deşik kostümlerimizden, boyası akmış maskelerimizden... mecburi rollerimizden...

"Devamsızlık yüzünden" tarihten kovulmuş iki muzip çocuk gibi, azad olurduk kendimizden... Benim boynumda alıçtan kolyeler, senin tebessümünde sümbülden gamzeler; çözüp dudaklarımızın mührünü, iç çekişlerimizi toprağa gömer, her akşam ilk sana gülümseyen yıldızına ip dolayıp keyifle ayaklarımızı sallandırırdık dünyaya...

Dilimizde, "kavuşmanın tadını/ayrılık feryadını" taşıyan bir şarkıyla...

Uşşak makamında...


Can Dündar

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

4/3/2007 - CAN DÜNDAR GÖZÜYLE VİZONTELE ÇEKİMLERİ VE YILMAZ ERDOĞAN

Kategori: CAN DUNDAR

 

 

  

Bir gün şehre bir film gelir

 

 

Yılmaz Erdoğan Van Gevaş'ta film çekiyor. Hayat filme, film hayata karışıyor.

Bu adam niye bana bu kadar tanıdık geliyor? Cevabı biliyorum artık... Van Gevaş'ta 2 aydır çekim yaptığı platoda buluştuk geçen hafta sonu... Settekilere şu soruyu sordu: "Ben Ankara'da ilkokulda okurken, okulun hemen yakınında yüksek bir duvar vardı. Üzerinde teller geriliydi. Tırmanır arkasına bakardık. Ne görürdük tahmin edin?"
Kimisi 'cezaevi' dedi, kimisi 'hastane'. Doğru cevabı bir tek ben bilebildim: 
   
'Golf kulübü'.
Biliyordum, çünkü aynı duvarın önünden defalarca geçmiştim çocukken. Komikti gerçekten... Aydınlıkevler, karanlık sokakları, sobalı evleri, kocaman kırmızı boyalı harflerle kin kusan duvarları, eli zincirli çakallarıyla bir kasvet yuvasıydı. Ve bu hengâmenin ortasında bir golf kulübü vardı.
Ve biz, aynı mahallenin birbirine yakın sokaklarında oturmuştuk yıllarca. Muhsin Kızılkaya'nın yazdığı biyografide (Yılmaz, Sel Y. 2001) bütün ortak paydalar sıralanmıştı:
Okumaya Kemalettin Tuğcu'yla başlayıp Sosyalizmin Alfabesi'ne dönmüştük zamanla. Yılmaz Güney seyretmiş, önce lümpenlik sonra, solculuk etmiştik. Tanış değildiysek de duygudaştık.
Kaçak'la Dallas izlemiş, Tunalı Hilmi'de piyasa yapmış. Eye of the Tiger'la dans etmiştik. Genç yüreğimiz bir karşılıksız aşklar mezarlığıydı. Seks filmleri furyasında söndürmüştük delikanlılık ateşini.
Sonra Mesut Mertcan'ın darbeyi haber veren sesini aynı telaşla dinlemiş, bizim 'Alfabe'yi nereye saklayacağımızı şaşırmıştık.
Korku sinmiş ıssız sokaklarda "Ne olacak şimdi?" diye dolaşmıştık. O, 13'ündeymiş o zamanlar, ben 20'me yakındım.
Ben belgeselini yaptım sonradan o yılların; o şimdi filmini çekiyor. Çocukluğunun son yaz tatilini filmleştiren Vizontele-2, arka planda 12 Eylül'ü anlatıyor. "O gün pek çok çocuğun çocukluğu bitti," diyor Yılmaz Erdoğan.
   
70'leri sevdim
70'lerde genç olmak adeta bir talihsizlikti bizim için. Oysa şimdi, o yıllarda çekilen acıları avantaja çeviriyorsun. Onca berbat olay, yaratıcılığının gübresi mi oldu?
Ben 70'leri, modasından, yaşam biçimine kadar çok sevdim. 90'lardansa hiç hoşlanmadım. Bir anlatıcı için yaşanan dönem çok acı da olsa, inişli çıkışlı bir dramatik yapı sergiliyorsa avantajdır bu. Elbette ilkokul beşteyken silahlı çatışmaların ortasında olmak çok eğlenceli değildi ama şimdi onları filmlerde eğlenceli biçimde anlatabiliyoruz.
    
Açık hava müzesi
Hem de ne eğlence...
Gevaş'ın ortasına bir platoya 70'lerin kasaba meydanını kurdurmuş Yılmaz. Bakkalından, fotoğrafçısına, postanesinden, kahvesine kadar. Bir açık hava müzesi gibi. Gezerken bir zaman makinesiyle 30 yıl öncesine nakledilmişsiniz hissi yaratıyor. Duvarlarda faşizmi lanetleyen sloganlar, Artos Dağı'nda yazılı 'Vatan bölünmez' yazısına nispet yapıyor sanki. 30 yıl önceki duvarlar film olmuş; dağdaki hâlâ gerçek. Bakkalın vitrininde ise 70'lerin tanıdık markaları var: Gong dergisi, Elvan gazozu, Lezzo oralet, Jewel tuz ruhu, saksılık Vita kutuları, Kav kibrit, Şelale gofret, Lale şişe kolonya, Mabel sakız.
   
Deniz kızı
Gelelim Yılmaz'ın 'politik komedi' diye tanımladığı filme... Biz gittiğimizde yağmur altında lunapark sahnesi çekiliyordu. Kasaba meydanına panayır yeri kurulmuş. Çitin etrafı Gevaşlı meraklılarla dolu. Ortada Tarık Akan'dan, Altan Erkekli'ye kadar birbirinden değerli yıldızlar.
Çoğu amatör gönüllülerden, azı profesyonel oyunculardan oluşan figüran ekibi bir çadırın önünde toplanmış. Çadırın üstünde ampullerle aydınlatılmış 'Deniz Kızı' yazıyor. Sonra 'Milliyet'in yeteneği' Ahmet Tulgar üç saniyelik rolünde 'başarıyla' tülü aralıyor ve meraklıları içeri buyur ediyor.
Filmin en düşsel sahnesi bu. Aralanan tülün ardında bir sürpriz var:
Deniz Akkaya kendisini izlemeye gelenleri bekliyor. Reklam diliyle söyleyeyim: Onu hiç böyle görmediniz. Bir kırık aynadan ve yukarda dönen ışıklardan su efekti yayılıyor. 'Atlantis'ten izinli gelen' yarı insan-yarı balık 'Deniz' kızı, bir kayanın üzerinden izleyicisi erkekleri süzüyor.
Taşraya özgü bir peep-show gösterisi bu.
   
Şalvarlı üniforma
Yılmaz, üzerinde bir Amerikan havacı üniforması, altında şalvarla, arkada bir ekran başında bıyıklarını çekiştirerek, arada küfürlü espriler patlatarak izliyor çekimi. Çocukluğundan tanıyor o panayır yerini:
"Aslında burada leğenden bozma bir havuzda dayak arsızı bir zavallı otururdu. Seyirciler dışarıdayken elindeki yarım ekmeği kemirirdi," diye anlatıyor. "Deniz Akkaya bu gerçekliğe pek yabancı görünüyor," diyorum.
"Ama zaten sahne dediğin şey gerçekdışı," diyor: "Tercih güzel çekmek değil mi? Benim tercihim en güzeli."
   
Deniz'e ha!
Çadırı dolduran iştahlı erkeklere, Deniz'e nasıl bakacaklarını anlatıp "Gözünüzü kızdan ayırmayın," diye bağırıyor Yılmaz: "Baksanıza, fıstık gibi kız işte."
Senaryo gereği oyunculardan biri "Ben hiç beğenmedim," diye burun büküyor: "Deniz kızı dediğin biraz etli butlu olacak."
Bu lafa senaryo gereği, profesyonel oyunculardan biri tepki gösteriyor. Bu tepki, Gevaşlı bir amatör figüranı cesaretlendiriyor. Senaryoda olmayan bir tepkiyle savunuyor Deniz kızını... Çekim duruyor. Figüran kovuluyor.
Gevaşlı böylesine benimsemiş durumda 'şehre gelen filmi'. Sabahtan kuyruk oluyorlar figüran olabilmek için. 120 kişilik sette 500 figüran görev yapıyor. Bir baba, oğluyla eşeğini kapmış, gelip oynamış, parasını alacak. İkisine 10'ar, eşeğe 5 milyon veriyor film ekibi. Adam "Eşeğe 5 milyon olur mu!" diye itiraz ediyor. Yılmaz hesabı 'düzeltiyor':
"Oğlanla eşeğe 10'ar milyon. Sana 5."
   
Film içinde film
Adamlar çadırda Deniz'i izlerken, kadınlar da onları izliyor uzaktan. Saat gece yarısını geçmiş. Kollarındaki çocuklar bitap. "Deniz Akkaya'yı görmeye geldik," diyor başörtülü bir kadın. Dizisini de izliyormuş.
Filmle hayat iç içe; Yılmaz hayatını filme alıyor, aynı anda film oradakilerin hayatı oluyor. 
   
Değişti işler
Ve motor çalışıyor. Saat gecenin ikisi. Yeni bir sahne hazırlanırken duvar halısının önüne konmuş bir sedirin üzerinde konuşma fırsatı buluyoruz, Yılmaz Erdoğan'la.
Vizontele 2'yi çekerken aklında üçüncü bölümün senaryosu var. Ankara'da Aydınlıkevler İlkokulu'nda çekilecek o bölüm. Belki Ankara Belediyesi'nin halka açtığı eski Golf Kulübü'nün duvarları örülecek yeniden. Yaşarken bizi ağlatan günlerimize güleceğiz. "Amma da değişti işler," diyeceğiz. Küçük bir detayla bitireyim: Yılmaz Erdoğan'ın yetiştiği mahalleye, Kasımpaşa'dan kopup gelen Tayyip Erdoğan yerleşti geçenlerde. Zaman resmi konutlardan uzak duranların zamanı.

'Kürtler şov dünyasına damgasını vuruyor'

"Mesele Kürtçe film yapmak değil, iyi film yapmak" diyor Yılmaz Erdoğan, "İyi film yap da, ister Kürtçe olsun, ister İbranice."

Eskiden büyük kentlerde Kürtlerle, şiveleriyle alay edilir, 'Keko' diye dalga geçilirdi. İbrahim Tatlıses filmlerinde dublajla konuşurdu. Şimdi herkes onlara ilgi duyuyor. Ne oldu?
Sanırım iki taraf da önyargılarından kurtuluyor. Eskiden onlara üstten bakanlar çok çağcıl olmayan, kent kültürüne yakışmayan huylarından vazgeçiyor. Kürtler de artık sadece uzun hava söyleyen insanlar olmaktan çıkıp şov dünyasına damga vuruyorlar. 
   
Bunda senin de büyük katkın var. Tiyatro yaptın tuttu, stand-up tuttu, TV dizisi tuttu, filmini 3.5 milyon seyirci izledi. Niye bu ilgi?
Evet, belki biraz benimle başladı. Bunun nedeni daha entelektüel yoldan bir şeyler ortaya koymamdı. Zaten çok saçma, dayanıksız önyargılar vardı. Benim 'Türkiyelilik' diye ortaya koyduklarım, şimdi Başbakan'ın ağzından tartışılıyor. İlgiye gelince... Bu benim hayatım değil ki sadece. Yaşandı böyle hayatlar. Tek yaşayan da biz değildik. Onun için kendini buluyor seyirci. 'Bizim hikâyemiz bu' diyor. 
   
Güneydoğu'da silahların susması da süreci hızlandırdı.
Şüphesiz. O gerilim varken, bir şeyler konuşmak, o gerilime atıfta bulunduğu için tatsız oluyordu. Eğer bu işler tekrar sarpa sarmazsa ben gidişatın iyi olduğunu düşünüyorum. Elbette hâlâ yarası kanayan insanlar var. Burada karar merciindeki insanları ve kamuoyunu ikna etmek gerekir. Belki benim yaptığım budur. 
   
Vizontele'deki Hakkârililer Kürtçe konuşmuyor ama...
Evet, ilk filmde konuşmadılar. Çünkü yurtdışı gösteriminde iki altyazı olsun istemedim. İkincide altyazı gerektirmeyecek kadar Kürtçe konuşuluyor, ama şive çok koyu değil, herkesin ortak dilini konuşuyorlar. Doğrusunu istersen benim haddimi aşan bir şey Kürtçe film yapmak. Zaten mesele Kürtçe film yapmak değil, iyi film yapmak. İyi film yap da ister Kürtçe yap, ister İbranice. Kürtçe çekersin ama kötü film yaparsan boşunadır. Biz hele iyi film yapalım da dilini sonra düşünürüz. İyi film yasayı çiğnemez, yasayı değiştirir.
   
Yaptıkların, yaşadığın coğrafyaya bir borç ödeme ya da sana yaşattıklarının intikamını alma duygusu mu?
Zirveyi kafaya koyup oraya doğru giderken böyle şeyler seni motive edebilir; "Göstereceğiz onlara günlerini," filan diye koşabilirsin. Ama artık orta yaşlı oldum galiba; bunlardan giderek koptuğumu düşünüyorum. Bu coğrafyaya borç ödeme hâlâ gündemdedir belki ama, intikam peşinde değilim artık.
   
İlk şiir kitabın daha acıların mürekkebiyle yazılmış gibiydi. Daha kendini anlatma çabası seziliyordu. İkincide şöhret yıllarında yazılmışlığın konforu seziliyor. Konfor, yaratıcılığı öldürüyor mu?
O tehlikeli bir şey, ama Allah'tan hayat her zaman acı çekme potansiyeline sahip. Mesela ben bu kabiliyetimi hiç kaybetmedim. Hayatı kendi kurtuluşundan ibaret görüyorsan ünlü olunca acıları bitirirsin. Öyle görmüyorsan, duyarlıysan, acı arıyorsan, pencereden dışarı bak yeter.
   
Filmdeki devrimciler çok karikatür tipler.
Herkes kadar. İnşallah bozulmazlar. Zamanında ben de duvarlara çok yazı yazdım, ama bunu her zaman komik buldum. Bu bir reklam çünkü ve bizim dünyamız reklama karşı. Bu 'durum komedisi'ni ben burada kullanıyorum. Tanıdığım devrimciler, ben dahil iyi çocuklardık. Tanımadığımız insanların mutluluğu için ölümü göze alan insanlardık. Belki karşı tarafta da böyle insanlar vardı ama ben tanımadım. Fakat onların iyi olması, kendimle ve onlarla dalga geçmeyeceğim anlamına gelmiyor. 
   
ANNESİ SÜHEYLA ERDOĞAN
"Filmin kostüm danışmanıyım. Eskiden terzilik yapmıştım. Filmin bazı elbiselerini bizzat diktim. Bir kısmı da (mesela İclal Aydın'ın giydiği), eskiden benim giydiğim kıyafetler. Kostümcüyle birlikte çalıştık. Kestim teğelledim, terzilik yaptım. Yılmaz'la çalışmak çok güzel. Arada o dönemi, çocukluğunu soruyor. Mesela panayırın gelişini çok iyi hatırlıyorum. Yılmaz'ı getirmiştim. Hatta çekiliş yapmış ve bir sac kazanmıştı. Hala yufka açmakta kullanırız onu. İlk filmin düğün sahnesinde oynadım. Burada da torunum Berfin'le küçük bir sahnede rolüm var."
   
BABASI NAZIM ERDOĞAN
"Beni oynatmadı bu sefer. Ondan daha yakışıklıyım diye herhalde (...!) Oysa hep beraber yaşadık bu hayatı. Daha doğrusu beraber yaşadık, o geliştirdi.
Çekimleri izlerken hayatım bir film şeridi gibi geçiyor gözümün önünden. Tabii yaşarken hiç de bu kadar keyifli değildi. Şimdi 'Bugünleri de görecek miydik,' diye şükrediyoruz. Yılmaz çocukken de çok komikti. Yazlık sinema hemen evimizin yanındaydı. Arkadaşları gelip Yılmaz'ı götürür, taklit yaptırırlardı. Yılmaz Güney'i, Yılmaz Köksal'ı taklit ederdi. Oldum olası düzene muhalif bir aileydik biz. Onun etkilerini de taşıyor."

>
Ê
7
5
 
<******>changeFontSize('');

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Sevgi.. Sevmek... Birini, bir şeyi, bir yeri sevmek... Vatanı sevmek mesela. Bunu da çok anladığın söylenemez değil mi? Yani eğer bu, İstanbul dışında İstanbul'suz yapamamaksa, Boğazda bir balık-rakı akşamının hasretiyle kederden gebermekse mesela İsveçte, söyleyecek bir şey yok... galiba, tam olarak böyle değil istedikleri. Evet evet onlar İSTİYORLAR... Senin sevgini tartıyorlar. Vatanı onlar gibi ve onların istediği kadar sevmen gerekiyor. Aslında görülmez bir yazı Var sınır kapılarında yurdun. SEVMEK MECBURİDIR! SEVMEYEN DEFOLSUN GİTSİN!

Kategoriler

  • AHMET ALTAN
  • ahmet telli
  • ASK
  • atilla ilhan
  • CAN DUNDAR
  • CEZMI ERSOZ
  • DENEME
  • DUS YAZILARI
  • edebiyat
  • KADINIM
  • KISA HIKAYELER
  • kitap tanitim
  • NAZIM HIKMET
  • NIHAT BEHRAM
  • O AN FOTOGRAFLARI
  • SIIR
  • siirlerim
  • YAZILARIM
  • YILMAZ ERDOGAN
  • YILMAZ ODABASI
  • Arkadaşlarım

    DELALEDILEMIN
    alike
    mehpareogt
    mikerinos
    elifsule
    zewsemal
    benmasumum
    okumaca
    hayalleringemisi
    guldefne
    yagmur056
    terskare
    siargunlugu
    nursalkimi
    kerime28
    sudeasya
    asu
    mavikoridor
    paranteziciguncesi
    sabaruzgari
    tavsantepeligenclik
    incilenhayal
    cananyoldas
    egeseda
    sercen
    yagmurtuana
    hephuzun
    SAHRA88SAHRA
    destinazilan
    yolcuhmevlayagider
    unutkan
    melegimmavi
    cobcem
    gizledigimzindanmasallari
    hakimozgen
    emeklilikhaber