29/5/2008 - CAMİ IŞIKLARINA BAKAN ÇOCUK...

CAMİ IŞIKLARINA BAKAN ÇOCUK...
Sonra büyüdüm.
İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim.
O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kılmadım.
Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya tartışırdım, onlar Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı ben yokluğunu.
Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim.
Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım.
Çocukluktan gençliğe geçmeye çalıştığım dönemlerde yazarlık hayalleriyle dolu olduğumu gören babam, ‘Yanağını cama yapıştırıp, evin çaprazındaki caminin şerefesinde iftar zamanını haber veren ışıkların yanmasını, ışıklar yanar yanmaz bunu bağırarak haber verdiğinde büyüklerin aferinini almak için heyecanla bekleyen bir çocuğu anlatabilir misin’ demişti.
Yaklaşık kırk yıldan beri o çocuk aklımdadır.
Hálá o sahneyi ve o çocuğu en iyi biçimde nasıl anlatacağımı bulamadım.
Ama bu görüntü benim yazarlık temrinlerimden biri oldu.
Babamın kendi çocukluğunun anılarının arasından çıkartıp bana yazı ödevi olarak verdiği sahneye kendi çocukluğumun anıları da eklendi.
Evimizin hemen karşısındaki küçük cami.
Ramazan geceleri mahallenin çocuklarıyla birlikte gittiğimiz teravih namazları, camideki büyüklerin bize başka zamanlarda pek de göstermedikleri bir şefkati göstermeleri, hálá çocuk aklımla ezberlediğim biçimde söylediğim ‘allah umme salli ala’nın muhteşem melodisiyle dalgalar gibi kabaran o tuhaf coşku, namaz çıkışında hissettiğimiz o ağırbaşlı memnuniyet...
Sahur vakti sıcak yataktan gözlerim yarı kapalı kalkıp sobası yakılmış salonda hazırlanmış sofraya oturuşum, galiba sadece ramazanlarda yapılan o yumurtaya bulanmış ekmek kızartmaları, demli çay, beni sevgiyle ve gururla bağrına bastığını düşündüğüm büyük bir kalabalığın parçası olmanın güveni ve sonsuz bir huzur.
Allah’ı çok sevmiştim.
Ondan benim anlamadığım kelimelerle söz ediyorlardı ama o benim için, beni sevmesini istediğim temiz yüzlü yaşlı bir dedeydi, oruç tuttuğum zamanlarda bana gülümsediğini düşünürdüm.
Doğrusu ya ondan pek korkmazdım.
Ama beni sevmesini isterdim.
İlk kez okulda din hocası cehennemi uzun uzadıya bütün korkunçluğuyla anlattığında dehşete düşmüştüm, benim teravih namazlarında, iftarlarda, sahurlarda hissettiklerimle hocanın anlattıkları hiç birbirine benzemiyordu.
O, beni çok korkutan, bana çok uzak, çok mesafeli, çok gazaplı, benim çocuk aklımın kavrayamayacağı çok ürkütücü bir güçten bahsediyordu.
Biz dede-torun değildik.
Beni sevmiyordu.
Kötü bir şey yaparsam beni ateşlerin içine atacak, beni yakacak, bana acılar çektirecekti.
Ben ona hiç böyle şeyler yapmazdım ki, ben onun için hiç böyle cezalar düşünmezdim ki, ben onu seviyordum, o niye beni ateşlerin içine atmak istiyordu.
Çok korktuğumu, çok üzüldüğümü hatırlıyorum.
Bir daha uzun yıllar camiye gitmedim.
Din hocası benim çocukluk dünyamın en huzurlu hayalini, o soğuk yatakhanelerde uyumadan önce dua edip kendisine gülümsediğim, herkes bana yaramazlık yaptım diye kızdığında kendisine sığındığım ‘yakınımı’ benden koparmıştı.
Sonra büyüdüm.
İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim.
O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kılmadım.
Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya tartışırdım, onlar Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı ben yokluğunu.
Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim.
Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım.
Hayatın zıpkınlı acılarından beni koruyacak bir güç yoktu artık, her acı doğrudan tenime yapışıyor, o acıları taşımakta ilahi bir güç bana yardımcı olmuyordu.
Yirmili yaşlarımda Ankara’da bir işçi kooperatifinde karımla birlikte epeyce sıkıntılar çekerek yaşarken komşularımız olan bir ‘inançlı insanlar’ grubuyla karşılaşmıştık.
Gerçekten çok hoş insanlardı, yumuşaktılar, hoşgörülüydüler, benim gençlik saygısızlıklarımı kibar bir sabırla karşılıyorlardı.
Aralarından bir tanesi eski bir kabadayıydı, iriyarı, güçlü kuvvetli bir adamdı, epey kavgaya karışmış, günahın her türlüsüne batıp çıkmıştı, sonra ‘inancı’ bulmuştu.
Beni sessizce dinler, ben sözümü bitirince ‘Ahmet, kardeşim’ diye başlardı lafa, beni ‘doğru yola’ getirmek için uğraşırdı.
Dini korkuyla değil sevgiyle anlatırdı.
Zor günlerdi, babam hapisteydi, kız kardeşim hastaydı, karım hamileydi, beş kuruş para yoktu, bir yayınevinin zemin katında düzeltmen olarak çalışıyor, kazandığım paranın çoğunu kiraya veriyordum.
O sırada hayatımdaki en iyi şey o dindar insanlardı.
Dindarları sevdim.
İnançlarını paylaşmadım ama onlara ve inançlarına imrendim.
Bana çocukluğumu, teravih namazlarını, sahurları, iftar sofralarını, huzuru hatırlatıyorlardı.
Öfkeli değillerdi, çıkarcı değillerdi, haramdan ölesiye korkuyorlardı, muhtaçlara yardım ediyorlardı, inançlarıyla böbürlenmiyorlar, dini bir gösterişe döndürmüyorlardı.
Onlara saygı göstermeyi öğrendim.
Kendi inançsızlığımla onları kırmamaya özen gösterdim.
Zor günlerde bir ‘inançsıza’ bağışladıkları dostluğu hiç unutmadım.
Din hakkında düşünmeye başladım, ‘din bir afyondur’ ezberinden ‘din nedir’ sorusuna geçtim, insanların ve toplumların hayatında dinin yerini merak ettim.
Gerçek bir dindarla, bir müminle, dini gösterişli bir rozet gibi yakasına takanlar arasındaki farkı gördüm.
İçinde bir vahşetle, bencillikle hatta kötülükle doğan ve ölüm gibi karanlık bir yok oluşla varlıkları sona eren insanların gelişiminde, yaşama gücü buluşunda, ahlakı yaratışında, vahşetini sınırlayışında dinin çok önemli kültürel bir değer olduğunu fark ettim.
Dindar olmadım, inançlı olmadım.
Hálá da değilim.
Hiçbir zaman da olmayacağım herhalde.
Ama din fikrini, gerçek dindarları seviyorum.
Tanrı’yla ilişkim ise anlatılması çok zor çelişkilerle dolu.
Varlığına inanmıyorum ama o varmış gibi hissetmekten hoşlanıyorum, annemin mezarına gittiğimde dua etmiyorum ama annemi ‘ona’ emanet ediyorum.
Artık ne ölümden ne de ölümden sonrasından korkuyorum ama öldükten sonra sevecen bir ışıkla karşılaşıp yaramazlık yapmış küçük bir çocuk gibi ona sığınıp gülümseyeceğimi aklımdan geçiriyorum.
Din hocası cehennemi anlatana kadar süren kuvvetli bir inanca dayalı ‘ilişkim’ şimdi bir başka biçimde sürüyor, onun adına yeryüzünde cehennemi yaratanları, onun adıyla gösteriş yapanları, onun adına benim gibi ‘inançsızlara’ öfkelenenleri, onun adını sadece insanları korkutmak için kullananları ‘onunla’ arama sokmuyorum.
Tanrı’dan bir beklentim yok.
Ona duyduğum sevginin, eğer o varsa, bir beklentiden ya da bir korkudan kaynaklanmadığını o biliyor.
Günahkar olduğumu da, babasının sevgisine sığınan biraz şımarık bir evlat gibi bu günahları işlemeye devam edeceğimi de.
Din adına dehşet salanlar ne derlerse desinler, başkaları için kötülük düşünmeyenleri onun affedeceğine inancım tam, benim tanrım her şeyden önce ‘başkaları için kötülük düşündün mü’ diye soracak bir tanrı.
Başkaları için kötülük düşünmezsem, onun varlığına inanmasam bile beni affedeceğini sanıyorum.
Affetmezse de gücenmeyeceğim.
Çocukluğumda tuttuğum oruçların, oturduğum iftar sofralarının huzurunu hiç unutmadım.
Bugün, bir tek kez öyle bir huzurla iftar yapabilmek isterdim.
O huzuru hissedenler, dilerim, o huzuru gereksiz öfkelerle bozmazlar.
Ben bir daha o huzuru bulamayacağım.
Ama, ‘yanağını dışarının soğuğunu hissederek cama dayayıp, evin çaprazındaki caminin ışıklarının yanmasını bekleyen’ çocuğu anlatmayı hep deneyeceğim.
Sanırım bunu hiçbir zaman tam da beceremeyeceğim.
AHMET ALTAN
|
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
12/5/2007 - KOKU VE SES (AHMET ALTAN)

Koku ve Ses
Hayatımız boyunca duyduğunuz bütün sesler arasında en az tanıdığımız,daha doğrusu hiç tanımadığımız tek ses, kendi sesimizdir. Başka sesler bize birçok şeyi hatırlattığı halde kendi sesimiz bize hiçbir şey hatırlatmaz. Sesimiz, hafızamızda tek bir ışık bile yakmaz.
Kendi sesimiz bize yabancıdır Kendi kokumuzu da alamayız. Kokumuz da yabancıdır bize.
Bu kadar yakın olup da sesine ve kokusuna yabancı olduğumuz tek insan kendimiziz. Belki de bu yüzden kendimizi tanımayız. Belki de bu yüzden bir başka insanın sesine ve kokusuna bu kadar çok ihtiyaç duyuyoruz. Belki de bu yüzden aşık oluyoruz. Belki de, bir başkasının sesini ve kokusunu kendi sesimizin ve kokumuzun yerine koymaya, bir başkasının sesini ve kokusunu bir parçamız gibi hissetmeye aşk diyoruz. Belki de, sevdiğimiz insanın sesine doğru akıp gitmemiz, aslında kendimize doğru yaptığımız bir yolculuk.
Kendi sesimize ve kokumuza hafızamızda yer yok. Biz kendimize yabancıyız. O yüzden başkalarının sesiyle sevinip, başkalarının sesiyle acı duyuyoruz. Aşkı aramak, hep kendi sesimizi, kendi kokumuzu aramak belki. Hafızamızda bizi dolaştıracak bir kılavuzu bulmaya çalışmak. Terkedildiğimizde duyduğumuz acı, bir parçamızı kaybetmekten. Terkettiğimizde ardımızda bıraktığımız keder, terkettiğimiz insanın sesini ve kokusunu kendimizle birlikte götürerek geride bıraktığmız boşluktan.
Aşkı yaşarken bunu hiç bitmeyeceğini sanmamız, bize bağışlanan büyük yanılgı sonucu, aşık olduğumuz insanın sesini ve kokusunu kendi parçamız sanmamızdan.
Sesler ve kokular olmasa geçmişimiz olmazdı. Sesler ve kokular olmasa aşklar olmazdı. Sesler ve kokular olmasa acılar ve sevinçler olmazdı.
Aşk kendimizin sandığımız bir sesin ve kokunun aslında bize ait olmadığını, bir başkasının sesi ve kokusu olduğunu anladığımız zaman bitiyor. Yanıldığımız sürece aşığız biz.
Seslerini kokularını istediklerimizin, vücutlarını da isteyeceğiz. Seni seviyorum dediğimizde, sen benim sesim ve kokumsun demek isteyeceğiz. Kendi hafızamızda başkalarının sesleri ve kokularını kılavuz yapıp dolaşabileceğiz ancak. Kendi geçmişimize ancak başkalarıyla ulaşabileceğiz.
Aşk tanrısı, dünyayı yanılın emriyle yaratacak. Hep yanılacağız. Hep yanılıp yanıldığımız için hep acı çekeceğiz. Ama sevinçlerimizi de bu yanılgıya borçlu olacağız. Yanıldığımız sürece seveceğiz. Sonra yanıldığımızı anlayacağız. Ve gidip yeniden yanılacağız
Ahmet Altan
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
4/5/2007 - KENDİNİ ÖLDÜRMEK

Doğaya bakarsanız birbirini öldüren hayvanlar görürsünüz. Tarihe bakarsanız birbirini öldüren insanlar görürsünüz.
Daha yaradılışlarında bu iki farklı canlı türü, cinayeti ve vahşeti kendi ortak kaderleri olarak getirmişlerdir dünyaya.
Binlerce hatta milyonlarca yıldan beri bu cinayetlerini sürdürürler.
Hayvanlar hiç değişmemiştir, binlerce yıl önce ne yapıyorlarsa bugün de onu yaparlar.
Birbirlerini yok ederek doğanın hayat çemberini çevirirler.
İnsanlar ise bir yandan doğayı kullanarak doğaya bir şeyler katarlar, bir yandan da bu vahşetten arınmaya uğraşırlar.
Hiçbir toplum vahşetten tümüyle arınamamıştır.
Ama toplumların vahşetten arınma çabaları, şiddeti hayatın içinden çıkarma uğraşları, öldürmeyi yüceltilecek değil de kınanacak bir eylem olarak görme eğilimleri toplumlar arasındaki "gelişmişlik" farkını yaratır.
Gelişmişliğin ölçüsünü belirleyen o toplumların zenginlikleri değil onların vahşete yaklaşım biçimleridir.
Savaşlar, cinayetler, suikastlar insan ruhundaki şiddetin en kanlı ve en keskin biçimde ortaya çıktığı noktalardır.
Toplumları, bu konulardaki tavırlarıyla ölçebilirsiniz.
Şimdi ben size, basitliği beni bile utandıracak kadar basit bir soru sorayım izninizle.
Bu basitliğimi bağışlayın, ben gerçekleri ancak böyle sıradan sorularla kavrayabiliyorum.
Ben Kurtuluş Savaşı’yla ilgili bir film çekebilir miyim?
Elbette çekebilirim.
Peki bu filmde ne anlatabilirim?
Türk askerinin kahramanlığını.
Yunan askerlerinin kahramanlığını anlatan bir film çekebilir miyim?
Böyle bir film çekersem beni över ve ödüllere aday gösterir misiniz?
Bunun gerçekçi cevabı "hayır"dır.
Yunanlıların kahramanlıklarını anlatan, tümüyle Yunanca bir film çekip, Türk askerlerinin iki Yunan esirini nasıl acımasızca öldürdüğünü göstermeye kalksam bunu hoşgörüyle karşılamazsınız.
Böyle bir işe kalkışsam çok büyük bir ihtimalle "Türk düşmanı olmakla," "satılmışlıkla," "hainlikle" suçlanırım.
Peki ama niye?
Niye ben Yunanlıların kahramanlıklarını anlatamam?
Hiç mi kahraman, yiğit, cesur Yunan askeri yoktu o savaşta? Hiç mi hayatını tehlikeye atan, ölümün üstüne yürüyen birileri çıkmadı Yunan ordusunda?
Bütün kahramanlıkları Türkler mi yaptı?
Aslında bu soruları sormak bile cesaret istiyor bugün bu ülkede, bunu biliyorum.
Bu soruları sorabiliyorsam, Yunanlıların da kahramanca dövüşmüş olabileceklerini söylüyorsam bu benim cesaretimden kaynaklanmıyor.
Bunu yapabilmiş olan birini görmemden kaynaklanıyor bu cüretim.
Clint Eastwood’un "İwo Jima" filmini gördüm. Tümüyle Japonca çekilmiş.
Japon askerlerinin korkularını da, inanılmaz cesaretlerini de, Amerikalılara karşı nasıl son askerlerine kadar dövüştüklerini de, Amerikalıların Japon esirlerini vurduklarını da bir Amerikalı anlatıyor.
Tarihin en büyük vahşetlerinden birini gerçekleştirerek Japonların üstüne atom bombası atan, Vietnam’da kanlı kıyımlar yapan, Irak’ta ölümcül bir karmaşa yaratan Amerika, bütün bunlara rağmen dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri kabul ediliyorsa, bunu politikacılarına, liderlerine, askerlerine, ordusuna, silahlarına değil Clint Eastwood gibi sanatçılarına borçlu.
Bu filmi yapan adamı Oscar’a aday gösteren o inanılmaz hoşgörüye borçlu.
Amerikan toplumumun bu filmin oynadığı sinemaları yakmamasına, Eastwood hakkında "Amerikalılığa hakaretten" dava açılması için gösteriler düzenlememesine, bu ünlü sinemacıyı "ölümle" tehdit etmemesine borçlu.
Kongre’de "bu adam bizi sırtımızdan bıçaklıyor" diye bağıran politikacılarının olmamasına borçlu.
Amerikan devleti dünyanın bütün devletleri gibi hatta çoğundan daha fazla vahşi ama o vahşetin kaynağı olan toplumda, o vahşeti temizlemeye çalışan, o vahşeti eleştiren başka bir yapı daha var.
Amerika ile Türkiye’yi kıyaslarsak, aramızdaki farkı politik liderler, siyasetçiler, askerler yaratmıyor, aramızdaki fark Clint Eastwood’un yaptığı film.
O filmde Japonlar "düşman" değil.
O filmde Japonlar "insan."
Akılsızları var, korkakları var, cesurları var, akıllıları var.
Amerikalı bir sanatçı yaptığı filmde "düşmanı" "insana" dönüştürüyor.
Biz "düşmanımızı" "insan" olarak anlatabilir miyiz?
İwo Jima filminde yaşananların üzerinden yaklaşık 60 yıl geçti.
Biz ondan çok daha önce olan Birinci Dünya Savaşı’nda ve sonrasında yaşananları, "düşmanlarımızı" "insan" olarak gösterecek bir biçimde anlatabilir miyiz?
Ermeni tehcirinin filmini, "Ermenileri" korkularıyla, cesaretleriyle, yiğitlikleriyle, başlarına gelen felaketlerle göstererek çekebilir miyiz?
Ya da çok cesur ve akıllı bir Yunan komutanını anlatabilir miyiz?
Anlatamayız.
Niye?
Niye anlatamıyoruz?
Niye böyle bir film yapmaya kalksak büyük bir tepkiyle karşılaşırız?
Eğer biz "Kurtuluş Savaşı’nda topraklarımızı ve özgürlüğümüzü savunuyorduk, bizim davamız kutsal bir davaydı, saldırganları neden cesur insanlar olarak göstermek isteyelim" dersek.
Amerikalılar da "Japonlar topraklarımıza saldırarak yüz binlerce çocuğumuzun öldüğü bir savaşa sürüklediler bizi, biz sadece kendimizi değil bütün dünyanın özgürlüğünü faşizme karşı korumak için savaştık, niye saldırgan faşistlerin insani yanlarını gösterelim ki?" diyebilirler.
Bunu söylediklerinde bizden daha az haklı olmazlar. Ama böyle bir filmi Oscar’a aday gösterebiliyorlar.
Biz o filmde bir Amerikan esirini öldüren Japonları da, bir Japon esirini öldüren Amerikalıları da görüyoruz.
"Hiçbir işe yaramayan bu çorak ada için ölmeye değmez" diyen Japon askerini de.
"Aslında en iyisi bu adayı denizin dibine yollamak, bu adada hiçbir şansımız yok" diyen ve gerçeği görmesine rağmen o adaya gönüllü gelen Olimpiyat şampiyonu bir Japon subayını da görüyoruz.
Amerikalılarla çarpışmak için en doğru, en akıllı stratejiyi oluşturan cesur Japon generalini de.
O generalin akıllıca verdiği emirleri onun "Amerikan sempatizanlığına" bağlayıp, emirlerine itaat etmeyerek birçok askerin ölümüne neden Japon subaylarını da seyrediyoruz.
Yaralı bir Amerikalı esirle dostça sohbet eden Japon subayını da.
O Amerikalı esire annesinin gönderdiği mektubu okuduklarında, "onun annesi de benim annem gibi yazmış" diyen Japon askerini de izliyoruz.
Cesareti akıldan üstün tutan Japon subayları olduğu gibi.
Cesarete aklı da katan Japon subayları olduğunu da anlıyoruz.
Ve, şunu fark ediyoruz.
Bugüne kadar yapılmış bütün Amerikan filmlerinde biz Amerikan askerlerini Japonlara karşı tutarken.
Bu filmde Japonları Amerikalılara karşı tutuyoruz.
Ve, Amerikalılarla Japonlar arasında bir fark olmadığını anlıyoruz.
Hepsi insan.
Zaaflarıyla, cesaretleriyle, korkularıyla, vahşetleriyle insan onlar.
İşte bunu anladığımız anda.
Ruhumuzdaki vahşet siniyor.
Neredeyse yok oluyor.
Çünkü vahşet ancak "düşmanın" insan olduğunu unutmakla ortaya çıkabiliyor.
"Düşmanın" da bir insan olduğunu.
Bir annesi, bir babası.
Sevdiği bir çocuğu.
Kaygıları.
Korkuları.
Aşkları olduğunu fark ettiğimizde artık ona düşman olamıyoruz.
Onu rahatlıkla öldüremiyoruz.
Düşmanımızın bir insan olduğunu kavradığımız anda, içimizdeki vahşetle dövüşen bir başka benliğimiz, belki de gerçek insan yanımız başkaldırıyor.
Savaş ve cinayet anlamsızlaşıyor.
Zaten bu yüzden dünyadaki bütün politikacılarla askerler, "düşmanın" da insan olduğunun söylenmesini istemiyor.
Zaten bu yüzden dünyadaki bütün gerçek sanatçılar "düşmanın" da insan olduğunu anlatmaya uğraşıyor.
Bir toplumda, "düşmanın da insan" olduğunu kavrayanların sayısı ne kadar artarsa o toplumun gelişmişliği de o kadar artıyor.
O zaman tarihindeki savaşlarla, cinayetlerle övünmüyorsun.
Tarihteki bütün savaşların ve cinayetlerin kurbanlarının "insanlar" olduğunu, onların da sana benzediklerini, senin gibi acı çektiklerini, senin gibi korktuklarını, senin gibi cesur olduklarını, senin gibi sevdiklerini fark ediyorsun.
Bunu fark ettiğinde bir "düşmanı" öldürmek kendini öldürmek gibi oluyor.
Kendi benzerini öldürmek.
Bunun iyi bir şey olmadığını anlıyorsun.
Biz, işte bu yüzden öldürdüklerimizin insan olduğunu anlatan filmler çekemiyoruz.
Anlatırsak.
Onların da insan olduğunu kavrarsak.
Düşmanlığımızı sürdüremeyiz.
Onlara kinlenemeyiz.
Kendimizi dünyanın diğer insanlarından ayıramayız.
Onlardan daha akıllı, daha cesur, daha kahraman, daha yiğit, daha haklı olduğumuza inanamayız.
"Önce onlar bizim düşman değil insan olduğumuzu kavrasınlar" diyerek kendi gelişmişliğimizin önüne başkalarının "düşmanlığını" bir engel olarak koyamayız.
İçimizdeki vahşeti daha fazla besleyemeyiz.
O zaman yeni cinayetler işlenemez.
Suikastlar düzenlenemez.
Sanatçılara saldırılamaz.
Ve, burası bambaşka bir ülke olur.
Gelişmiş bir ülke.
Şimdi bir yoklayın içinizi bakalım.
Kurtuluş Savaşı’nda öldürülen bir Yunanlıyı, tehcirde öldürülen bir Ermeni’yi, dağda vurulan bir Kürt’ü "insan" olarak görebilecek misiniz?
Onların öldürülen bir Türkt’en hiçbir farkının olmadığını içinize sindirebilecek misiniz?
Eğer görür ve sindirirseniz.
Bu gerçeği anlarsanız.
İşte o zaman ölen herkes için üzülecek.
İşte o zaman içinizdeki gerçek insanla karşılaşacaksınız.
Hürriyet 22/04/2007
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
15/4/2007 - yine yaptı yapacagını (sıradısı bir yazı) ATAKÜRT

ATAKÜRT- ahmet altan
17 Nisan 1995 Ahmet Altan
Mustafa Kemal, Selanik’te değil de Musul’da doğmuş bir Osmanlı paşası olsaydı, Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle ve Kürtlerle birlikte gerçekleştirdikten sonra kurulmasına önayak olduğu cumhuriyetin adını “Kürdiye Cumhuriyeti” koysaydı, kendisi de Meclis kararıyla “Atakürt” adını alsaydı...
Kürdiye Cumhuriyeti’nin bütün vatandaşlarına “Kürt” deneceği için hepimiz “Kürt” sayılsaydık, Taksim’e, Kadıköy’e, Kızılay Meydanı’na, Kordon’a “Ne mutlu Kürdüm diyene” pankartları asılsaydı...
“Kürdiye’de” Türk olmadığı, herkesin aslında Kürt olduğu söylenseydi, kendilerini Türk sananların aslında “deniz Kürdü” oldukları iddia edilseydi...
Kürtlerin “yedi bin yıllık” bir tarihi bulunduğunu, Anadolu’nun esas sahiplerinin Kürtler olduğunu, Moğolların, Hunların, Etrüsklerin aslında Kürtlerin atası sayıldığını, Osmanlıdaki Kürt paşalarının kahramanlıklarını derslerde okusaydık.
Teoman, Cengiz, Atilla, Osman gibi isimler almamız yasaklansaydı, Berfin, Beruj, Tiruj, Nevruz gibi isimler almak zorunda kalsaydık...
Türkçe televizyon kurulması yasak edilseydi, bütün televizyon yayınları Kürtçe yapılsaydı...
Romanlarımızı, hikayelerimizi, şiirlerimizi Kürtçe yazmak zorunda kalsaydık, yalnızca Kürt şarkıları dinleseydik, gazetelerimizi Kürtçe çıkarsaydık...
Okullarımızda yalnız Kürtçe okutulsaydı ve Türkçe okutulması yasaklansaydı...
“Biz Türküz, bizim bir tarihimiz, bir dilimiz var” dediğimizde sorgusuz sualsiz hapislere atılsaydık.
İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, Bursa’da, Edirne’de polis sürekli olarak bizi izleseydi, “özel timler” bizim “Kürdiye Cumhuriyeti’ni” parçalamak isteyen “ayrılıkçılar olmamızdan” kuşkulanıp hepimize sürekli “suçlu” muamelesi yapsaydı, sırf Türk olduğumuz için hakaretlere uğrasaydık.
12 Eylül darbesinden sonra bütün batı bölgesindekiler hapishanelere doldurulsa, inanılmaz işkencelerden geçirilse, boğazlarına kadar çamurların içine battıkları hücrelere konsa, tazyikli sularla iç organları perişan edilse, azgın köpeklerle bacakları parçalansaydı...
Evlerimiz basılsa, ayrılıkçı “Türk teröristlere” yardım ettiğimiz iddialarıyla apartmanlarımız yakılsa, biz evimizden bir eşya bile alamadan çıkarılıp, Diyarbakır’a, Hakkari’ye sürgüne gönderilerek, çadırlarda yaşamak zorunda bırakılsaydık...
Biz Türkler buna razı olur muyduk, “işte hepiniz Kürdiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olarak birer Kürtsünüz, ayrıca Türklük diye niye tutturuyorsunuz, isterseniz başbakan bile olabilirsiniz” sözlerini bir hakkaniyet işareti olarak kabul eder miydik?
Yoksa, Türk kimliğimizin, dilimizin, kültürümüzün, bu ülkenin “eşit” vatandaşları olarak kabul edilmesinde ısrarcı mı olurduk?
Bu ülkenin Türk ve Kürt vatandaşları var ve tarih “Türk” çizgisinden yürümüş, bugün bizim “Türk” olarak kabul edemeyeceklerimizi Kürtlerin kabul etmesini istemişiz, bu yersiz istek sonunda patlamış, ülke önce teröre arkasından bir iç savaşa yuvarlanmış.
Türkiye’nin bu kanlı karmaşadan “demokrasiyle” ve Kürt vatandaşların “kimliklerinin” kabulüyle kurtulacağına inanan insanlar, bu düşüncelerini dile getirdiklerinde, bizim yöneticilerle taraftarları hep aynı soruyu soruyor:
- Nedir demokratik çözüm, nedir Kürt kimliği?
Biz Türkler, bir “Kürdiye Cumhuriyeti’nde” yaşasaydık ne isteyeceksek, bu isteklerin bugün Kürtler tarafından dile getirilmesini kabul etmektir demokrasi.
Kendimiz için isteyeceğimizi, bizimle eşit oldugunu kabul ettiğimiz insanlara vermemek için bu kadar kan dökmeye, ülkeyi bir çıkmaza sürüklemeye değer mi?
Değmez diyenler “demokrasi” istiyor işte.
Demokrasiyi getirmek çok mu zor zanaat?
|
|
Yorum (7) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
8/3/2007 - ZAMANI DURDURMAK

Eğer bir alıcı çıksaydı, bir şeytan mesela, ne karşılığında satardınız ruhunuzu, ne karşılığında cehennemlerde yanmaya razı olurdunuz? Bir volkan gibi, içi çağıldayan çılgın alevlerle dolu olduğu halde aynı zamanda bir selvi ağacı kadar da huzurlu olan bir aşkı, böyle bir mucizeyi, bir tek gün zerdali çiçeklerinin döküldüğü gizli bir bahçede, bir sevgiliyle yaşamak karşılığında satar mıydınız ruhunuzu? Parlak beyaz duvarları floresan lambalarının sert ışıklarıyla aydınlanmış bir laboratuvarda bir geceyarısı kan çanağına dönmüş gözlerinizle mikroskobunuza bakarken, kanserin çaresini keşfetmek karşılığında atar mıydınız ruhunuzu ateşlere? Bir sabaha karşı, askerlerin dipçiklerle kapıları kırıp evlere girerek insanları taradığı bir darbenin liderliğini yapan, insanları darağaçlarına, zindanlara sürükleyip korkutan, herkesin karşısında titreyerek selam durduğu bir general olma karşılığında vazgeçer miydiniz ruhunuzdan? Bütün dünyanın soluk soluğa seyrettiği bir film çekebilme yeteneğinin size bağışlanması, ruhunuza biçtiğiniz fiyatı karşılar mıydı? Yoksa ruhunuzu hiç bir bedel karşılığında satmaz mısınız, sakin bedeninizin içindeki sakin ruhunuzla, hiçbir değiş tokuşa razı gelmeden mi sürdürmek istersiniz ömrünüzü? Ruhunuzu, hiçbir bedel karşılığında satılmayacak kadar kıymetli mi buluyorsunuz? Yoksa ruhunuzu satmaya razısınız da, korkularınız mı buna engel oluyor? Goethe, kimine göre gelmiş geçmiş en zeki insan, Faust'u 'ruhunu satmak' üzerine yazmıştı. Doktor Faust şeytanla yaptığı pazarlıkta, 'şimdi zaman dursun' diyecek kadar mutlu olup, 'zaman dursun' dediğinde ruhunu şeytana satacaktı. Siz, nasıl bir anda 'zaman dursun' derdiniz? Sizi, geriye kalan ömrünüzü aynı anın içinde geçirmeye razı edecek kadar mutlu edebilecek olay nedir? Hayatınızın filmini hangi karede dondurmak isterdiniz? Hangi kareyi dondurmak için ruhunuzu satardınız? Geçmişinizde var mı böyle bir an? Yoksa böyle bir anın sizi gelecekte beklediğini mi hayal ediyorsunuz? Ruhunuzu satmak için şeytanla pazarlık eder miydiniz? Ya şeytan, o kötü melek, sizin ruhunuzu satın alınacak kadar değerli bulur muydu? Ülkenizi, darbeci generallerden korkmayacak kadar güçlü bir ülke yapmak için satar mısınız ruhunuzu, ya da insanların birbirini öldürmediği bir ülke yapmak için? Bir kadınla seviştiğiniz anı mı sonsuza kadar uzatmak istersiniz, yoksa sevgilinizin size yaslanıp 'seni seviyorum' dediği anı mı? Doktor Faust 'şimdi zaman dursun' diyecek kadar mutlu olmadı hiç, ama şeytan gene de onu oyuna getirip ruhunu aldı. Zamanın durmasını istememizi sağlayacak kadar mutlu olduğumuz anlar var mıdır? En mutlu olduğunuz an bile, 'gelecekte belki daha da mutlu olacağım bir an olur' ümidiyle zamanın akmasını ister miydiniz? Ruhunuzu, sonsuza dek sürecek mutlu bir an karşılığında satar mıydınız? Goethe mi, Faust mu yoksa şeytan mı olmak isterdiniz? Herkesin ruhunu satın alabilecek bir şeytan olma karşılığında satar mıydınız ruhunuzu? Mutluluklar karşılığında ruhumuzu almak için böyle kötü bir melek neden var acaba? Niye mutlulukla kötülük ya da mutlulukla şeytan arasında hep bir ilişiki var gibi? Neden iyilik melekleri bize huzuru, kötülük melekleri mutluluğu sunuyor? Neden huzur ve mutluluk, mutluluk ve iyilik bir araya pek gelmiyor? Neden dalgalı bir okyanustaki yalnız bir deniz feneri gibi, mutluluk, huzursuzluklarla kötülüklerin arasında çakıyor? Neden mutsuzluğa ulaşmak için muhakkak şeytanın pelerinine sürtünmek gerekiyor? Ve neden şeytan bir mutlu an karşılığında hemen ruhumuzu almak istiyor? Neden Tanrı, melekleriyle birlikte şeytanı da gönderdi bize? Şeytanın dokunmadığı bir mutluluk, günahın değmediği bir aşk var mı? Ne karşılığında satarsınız ruhunuzu? Kim olmak ve ne olmak için? Sezar'ın Kleopatra'yla yattığı ilk gece karşılığında mı, Lenin'in Moskova'ya girdiği an karşılığında mı, Arşimed'in 'Evraka' diye bağırdığı an karşılığında mı, Joyce'un 'Ulysses' romanının son satırını da düzeltip kalemini bıraktığı an karşılığında mı, Mark Spitz'in olimpiyatlarda yedinci altınını da boynuna taktığı an karşılığında mı? Yoksa Karındeşen Jack olmak karşılığında mı? Tarihe geçen o ünlü katil gibi hiç yakalanmadan yedi cinayet işleyip yedi insan öldürebilmek karşılığında satar mısınız ruhunuzu? Peki Einstain olmak karşılığında? Ruhunuza biçtiğiniz bedel ne? Mutluluk mu, şöhret mi, başarı mı, yaratabilme yeteneği mi, insanlara ayrdımcı olabilme gücü mü, yakalanmadan cinayet işleme şansı mı? Yoksa para mı istersiniz? Ruhunu milyarlar karşılığında satan, geçmişi günahla dolu o büyük zenginlerden biri olmak karşılığında vazgeçer misiniz ruhunuzdan? Güney Afrika'da Zencileri kırbaçlayarak öldürten bir elmas madeni sahibi, işçilerin üzerine benzin sıktırıp yaktıran bir dolar milyarderi olmak fiyatınızı karşılar mı? Paralarınızla çeşit çeşit hayatlar alırsınız. İnsan hayatları. Küçük oyuncaklar gibi oynarsınız onlarla, isterseniz kırıp atabilirsiniz, isterseniz bir biblo gibi odanızın bir köşesine koyabilirsiniz. Kadınlar için ayrı bedeller de var tabii. Bir kraliçe olmak mı ruhunuzu alabilir, yoksa erdemini hiç kaybetmeyen Roma'nın kutsal orospusu olmak mı? Her gece bir yaveriyle yatıp ertesi sabah yattığı adamı idam ettiren bir imporatoriçe olmak mı yoksa Nobel'i alan ve hayatı laboratuvarlarda geçen bir Madam Curie olmak mı? Yoksa sadece bir evliliğe mi satarsınız ruhunuzu? Güvence mi istersiniz, çılgınlık mı? Kadınlar, ah onlar erkeklerden akıllıdır, güvenceli bir çılgınlık isterler. Şeytanın bile veremeyeceğinin peşindedir onlar. Şeytan da, onun için, onların peşinde. İmkansızı isteyeni kandırmak ister o. Ve şeytan çok şanssızdır, imkansızı isteyeni kandırmak için elinde erkekler gibi beceriksiz aletler vardır. Zaten o yüzden, parayı, mücevheri, şöhreti pazarlığa ekler. Kadınlar kim olmak karşılığında satar ruhunu? Bütün bir ülkeyi ayaklandırıp sonra yağlı kütüklerin üzerinde yakılan Jeanne D'Arc mı, yüzünde hep büyülü bir ışıkla dolaşan Greta Garbo mu, Evita Peron mu? 'Zaman dursun' diyeceğiniz kadar mutlu bir an için satar mısınız ruhunuzu? Şeytanla ne karşılığında pazarlığa oturursunuz? Hiç yalan söylemeden yaşayabilmek mesela. Yoksa söylediğiniz her yalana insanların inanması mı? Korkularınızdan kurtulacağınızı söylese şeytan, verir misiniz ruhunuzu? Bir daha hiç bir şeyden, hiçbir şekilde korkmamak. Ailenizden, sevgililerinizden, dostlarınızdan, düşmanlarınızdan, polislerden, katillerden, hırsızlardan, size doğru yolu göstermek isteyenlerden, size yardım edenlerden, size kızanlardan ve sizi sevenlerden korkmadan yaşayabilmek için vazgeçer misiniz ruhunuzdan? Hiç endişesiz yaşayabilmek, nasıl bir fiyat? Bir ülkeyi ya da bir insanı kurtarmak için satar mısınız ruhunuzu? Goethe, Faust'u neden yazdı acaba? Şeytanla pazarlık fikrini ona kim verdi? Gördüğü insanlar mı? Acaba herkes sürekli şeytanla pazarlık mı ediyor, sürekli satılıyor mu ruhlar, satmayanlar fiyatı beğenmeyenler mi yalnızca, yoksa korkaklar mı ya da çok cesur olanlar mı? Ruhunuzu satar mısınız? Yoksa daha önceden sattınız mı? Nedir fiyatınız? Zerdali ağaçları mı, laboratuvarlar mı, emrinize amade ordular mı, lüks kerhaneler mi, saraylar mı, yazı masaları mı, yaldızlı yataklar mı, yakalanmayan cinayetler mi? Zamanın durmasını isteyeceğiniz kadar mutlu bir an oldu mu hayatınızda? Her mutlu anda şeytanla pazarlık mı var acaba? Tanrı, şeytanı niye yarattı? Goethe niye yazdı Faust'u? Siz ruhunuzu satmaktan mı, yoksa ucuza satmaktan mı pişmansınız? Yoksa hiç satmamaktan mı? Zamanı durdurmak ister misiniz? Yoksa zaman mı sizi durdursun istersiniz? |
|
. |
|
Ahmet Altan |
|
. | |
| |
|
|
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
8/3/2007 - KRİSTAL DENİZALTI

İlişkiler içinde en çok hastalıklı olanları severim, ateşimin yükselmesini, sayıklamalarımı, kabuslarımla hayallerimin birbirine karışmasını, en dokunulmaz yerlerimde hissettiğim sızıları. Hastalığının bütün kıvrımları, hastalığımın bütün kıvrımlarıyla öpüşen bir kadınla denizaltıma binip çıktığım yolculukları. Solgun bir sabah vakti insanların arasından ayrılışımı. Hiçbir yere gitmeyen bir denizaltının içinde, hiçkimsenin gitmediği yerlere gitmeyi. Birçoğumuz çıktık bu yolculuğa.Evet, sevdiğimiz hasta biri. Evet, bu ilişki hastalıklı. Ama bunu ne önemi var. Hastalıklarımız birbirini tutuyorsa,öpüşen dudaklar gibi değiyorsa hastalıklarımız birbirine... Benim de o kristal denizaltıya binmişliğim var. Süt buğusu gibi solgun maviliğin yayıldığı ıssız bir sabah vakti, dönüp dönmeyeceğini bimediğin bir yolculuğa çıkmak için ürpertilerle binip, kapaklarını kapatırsın. Eğer dönersen başka biri olarak döneceksindir yolculuğundan. O denizaltı bir yere gitmez. Giden sensindir. O denizaltının içinde tuhaf bir yolculuğa çıkarsın, o yolculukta gördüklerini, duyduklarını, hissettiklerini hiçkimseye anlatamazsın, senin anlattığını kimse anlamaz çünkü. Onlar da vaktinde o yolculuğa çıkmış olsalar bile, kimse kimsenin yolculuk hikâyesini kavrayamaz. Kristal denizaltının çevresinden geçip de senin içerde yaptıklarını görenler şaşarlar sana, şaşılacak şeyler yaparsın gerçekten. O denizaltıya binenler kendilerini bile şaşırtacak davranışlarda bulunurlar. Bir orospuya aşık olmaktır o denizaltıya binmek. Bir serseriye tutulmak. Bir çılgının peşinden gitmek. Bütün hayatını bir bencilin yanında geçirmek istemektir. Geleceğini, bir dakikasını bile kendine ayırmadan, verdiğin armağanın değerini belki de hiç bilmeyecek birine vermeye hazırlanmaktır. Seni seyredenler hastalığını düşünürler. 'Hastalıklı ilişkiler' tanımlamasının içindesindir artık. Denizaltının dışındakiler, seni iyileştirmek için sana bağırırlar, nasihatler verirler, yardım etmeye çabalarlar. Seslerini duyar ama yalnızca gülümsersin. Fuzuli'nin şiiridir artık senin duyduğun: 'El çek ilacımdan tabib...' İyileşmek istemezsin. Yalnızca, seni hastalıklı insanların arasına atanı değil hastalığı da sevdiğini kim bilebilir ki seni seyredenler arasında. Sen artık Zelda'ya tutulan Fitzgerald, Wagner'e tutulan Cosima'sındır. Kulağına sesler gelir. - Senin sevdiğin çirkin bir kadın, o adam bencil, güvenilmez biri senin güvendiğin, hastalıklı bir ilişki bu. Gülümsersin. Onlara şöyle demek istersin: - İlişkinin hastalıklı olması önemli değil ki, önemli olan iki kişinin hastalığının birbirine, biribiri için yaratılmış iki parça gibi uyması. Zaten hastalıklı bir ilişkinin olabilmesi, insanın o kristal denizaltıya binip bilinmez yolculuklara çıkması için, birbirine tutulan iki kişinin değil, onların hastalıklarının birbirine değmesi, o hastalıkların kıvrımlarının denk gelmesi gerekir. Seyredenler, hastalıkların uyduğunu görmezler. Onların gördüğü birbirine uymayan iki kişidir. Çirkin bir erkek ve güzel bir kadın gibi, fedakâr bir kadın ve çıkarcı bir erkek gibi, sevecen bir erkek ve sinirli bir kadın gibi iki benzemeyen insanın aynı denizaltının içinde acılarıyla ve mutluluklarıyla tuhaf bir seyahate çıkmasına şaşar insanlar. Sorarlar kendi kendilerine: - Neden bu iki insan aynı kristal denizaltının içinde. Cevap çok basittir aslında: - Çünkü onların hastalıkları birbirine uyuyor. O kristal denizaltıya binmişliğim var. Hastalıkları hastalıklarımın kıvrımlarına uyanlara rastlamışlığım var. Fuzuli'nin mısraını mırıldanmışlığım var: - El çek ilacımdan tabib... İtiraf edeyim ki, ilişkiler içinde en çok hastalıklı olanları severim, ateşimin yükselmesini, sayıklamalarımı, kabuslarımla hayallerimin birbirine karışmasını, en dokunulmaz yerlerimde hissettiğim sızıları. Hastalığının bütün kıvrımları, hastalığımın bütün kıvrımlarıyla öpüşen bir kadınla denizaltıma binip çıktığım yolculukları. Solgun bir sabah vakti insanların arasından ayrılışımı. Hiçbir yere gitmeyen bir denizaltının içinde, hiçkimsenin gitmediği yerlere gitmeyi. Birçoğumuz çıktık bu yolculuğa. Evet, sevdiğimiz hasta biri. Evet, bu ilişki hastalıklı. Ama bunu ne önemi var. Hastalıklarımız birbirini tutuyorsa,öpüşen dudaklar gibi değiyorsa hastalıklarımız birbirine. Hangi sağlıklı ilişki böyle ateşler içinde yanabilir ki, hangi sağlıklı ilişki benim gördüğüm rüyaları görebilir ki, hangi sağlıklı ilişki böyle sancıyabilir ki. Ateşlerle yanarak, sancılarla kavrularak, çılgın rüyaların içinde kıvranarak, kristal denizaltımda hastalıklı ilişkilerin içinde seyahatlere çıktım. Gezdiğim sıcak sahillerin büyücüleri bana hep aynı şeyi söyledi. - Önemli olan onun sana uyması değil,önemli olan onun hastalığının senin hastalığına uyması. Dolaştığım tarih sayfaları, aşk bölümlerinde hep 'hastalıklı' ilişkileri anlatıyordu, kayda geçmeye değer olarak yalnızca onları bulmuştu. Brahms Clara Schuman'a böyle tutulmuş, Yesenin İsodora Duncan'a hayatını böyle armağan etmişti. Onlar birbirlerine uymuyordu. Uyan, hastalıklarıydı. Solgun bir sabah vakti kristal bir denizlatıya biner hayatın derinliklerine gidersiniz. Dönüp dönmeyeceğinizi bilmeden. Dönerseniz başka biri olarak dönersiniz. Kristal bir denizaltıya binmişliğim var. Ateşler içinde kıvrandığım. Ve sizin ateşler içinde kıvrandığınız. Hiç iyileşmek istemediniz. En iyileşmek istediğiniz, iyileşmek için yalvardığınız zamanlarda bile istemediniz iyileşmeyi. Bir kristal denizlatıya binip gittim bir gün. Garip rüyalar gördüm. |
|
. |
|
Ahmet Altan | | |
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
4/3/2007 - GÖZLERİNİZ...

|
Gözleriniz Nasıl bakıyor sizin gözleriniz? Kilitli bir kapı gibi mi, hiçbir ışık sızdırmayan? Karanlık ve kapalı mı? Hiç merak ettiniz mi, nasıl bakıyor sizin gözleriniz... Oğlu kaybolmuş bir anneyi gördüğünüzde, gözleriniz nasıl bakıyor? Bir zengin gördüğünde gözleriniz nasıl bakıyor? Bir general gördüğünde... Çocukları yerlerde sürüyen polislere nasıl bakıyor? Ya kocasını arayan bir kadının kederli gözlerine nasıl bakıyor gözleriniz? Ağaçlara nasıl bakıyor? Denize, bulutlara, çiçeklere... Martılara... Çocuklarınıza nasıl bakıyor gözleriniz? Gözleriniz nasıl bakıyor, hiç merak ettiniz mi? Kilitli bir kapı gibi mi, hiç ışık sızdırmayan? Korkuyla mı, elemle mi, çaresizlikle mi, sevgiyle mi, acıyla mı, sevinçle mi? ... Nasıl bakıyor gözleriniz? Ne görüyorsunuz kendi bakışlarınızda? Size yalan söyleyenlere nasıl bakıyor gözleriniz... Sizi korkutanlara... Size saldıranlara... Cellatlara nasıl bakıyor gözleriniz? Uçurtmalara, sandallara, faytonlara, havai fişeklere... Otobüslere, arabalara... Denize nasıl bakıyor gözleriniz? Dağlara nasıl bakıyor? Çöplükten ekmek toplayan bebeklere... Banka kapılarında sıra bekleyen yaşlılara... Sahipsiz hastalara... Bir mahkum arabasının dar ve demirli penceresinden el sallayan genç kızlara... Gözleriniz nasıl bakıyor? Hiç merak ettiniz mi? Baktınız mı hiç kendi gözlerinize? Kilitli bir kapı gibi mi, hiç ışık sızdırmayan... Çıplak kadınlara nasıl bakıyor gözleriniz? Sevişenlere nasıl bakıyor, öpüşenlere... Vurulmuş bedenlere nasıl bakıyor? Parlak kravatlara, şık tayyörlere, rüzgarlı eşarplara nasıl bakıyor? Nasıl bakıyor gözleriniz, gözlerinize hiç baktınız mı? Ne var sizin gözlerinizde, elem mi, keder mi, çaresizlik mi, korku mu, sevinç mi, ümit mi, bezginlik mi? Kilitli bir kapı gibi mi yoksa? Şehir ışıklarına nasıl bakıyor gözleriniz? Bulutlara, doğan güne, akşam kızılına... Silahlara nasıl bakıyor gözleriniz? Üstünüze tutulan silahlara... Kelepçelere, hapishanelere, darağaçlarına... Sokak çocuklarına... 'Hakkımı istiyorum' diye bağıran o ihtiyara... 'Yalnız değilsin kızım' diye hapishaneye giden kızının ardından hıçkıran anaya... 'Nerede benim kocam' diye soran yaşlı kadına... Sizi korkutan eski generallere nasıl bakıyor gözleriniz? Dünyaya, hayata, dostlara ve düşmanlara... Nasıl bakıyor sizin gözleriniz? Kilitli bir kapı gibi mi, hiç ışık sızdırmayan? Gözleriniz, bir aynada gözlerinize değdiğinde, nasıl bakıyor? Utançla mı, ıstırapla mı, korkuyla mı? Sizin gözleriniz nasıl bakıyor, hiç merak ettiniz mi? Nasıl bakıyor o gözleriniz şu yaşadığınız hayata? |
| |
|
Ahmet Altan |
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
2/3/2007 - SAVAŞ VE BARIŞ

SAVAŞ VE BARIŞ
Bir tek çocuğun hayatını kurtarabileceğimi bilsem vatanımdan, bayrağımdan, dinimden, ırkımdan vazgeçerim.
Bir Kürt çocuğunu bir Türk çocuğundan, bir Yahudi çocuğunu bir Arap çocuğundan, bir Amerikalı çocuğu bir Iraklı çocuktan ayırt etmem.
Hiçbir çocuğun ölümü sevindirmez beni.
Onların hepsi çocuk.
Vurulup yıkıldıklarında, sönmekte olan gözleriyle son kez hayata bakıp başları toprağa düştüğünde, onlar sadece ölü çocuk oluyorlar.
Hep merak ederim, eğer "savaş ilan edenlerin ve savaş kışkırtıcılığı yapanların çocukları cephenin en ön mevzilerindeki ilk birlikte yer alacaklar" diyen bir kural olsaydı, tarih bu kadar çok savaşa şahit olur muydu?
Yarın sabah yapılacak ilk saldırıda ölecek ilk askerin kendi oğlu olduğunu bilerek kaç siyasetçi, kaç general savaş kararı verecek, kaç gazeteci "hadi çocukları cepheye gönderelim" diye bağıracaktı.
Savaş isteyecekler miydi o zaman?
Savaşa gönderecekler miydi çocukları?
Ve eğer aralarından biri, ilk ölecek askerin kendi çocuğu olacağını bilerek savaşa karar verecek olsaydı onu "bir kahraman" olarak mı yoksa "oğlunun ölümüne kayıtsız kalan taş kalpli bir canavar olarak mı" görecektik?
Soracak mıydık kendimize, "yeryüzünde insanın evladından daha kıymetli bir toprak parçası var mı?" diye.
Her savaşta ilk ölen bir çocuk var.
O "başkasının" çocuğu olduğu zaman mı savaştan rahatça sözediliyor?
Siz bir insanın savaşta nasıl öldüğünü hiç düşündünüz mü?
Önce bir vınıltı duyulur, uğursuz, ürkütücü bir vınıltı, başını kaldırıp gökyüzüne bakarsın, o vınıltı ani bir homurtuya dönüşür sonra, bir karaltı süratle yaklaşır ve dehşetli bir patlamayla etrafındaki hava boşalır, kolların, bacakların patlamanın olduğu yerden uzaklaşan havanın korkunç çekim gücüyle yerlerinden koparılır, alevler içinde yanan bedenin dağılır.
Böyle ölüyor çocuklar.
Bazen bir mayına basıyorlar, son duydukları madeni bir mekanizmanın sesi oluyor ve bütün etleri, kasları, damarları parçalanarak havaya uçuyor.
Gözlerine giren mermiler, ciğerlerine saplanan kurşunlar.
Kan gırtlaklarına doluyor.
Niye ister bazı insanlar çocukların böyle ölmesini?
Vatan için mi, din için mi, bayrak için mi?
Aynı tanrıya ayrı dillerde yakaran insanların, "Allah için" birbirlerini öldürmesi çok mu uygun dine?
İlk ölecek asker kendi çocuğu olduğunda kaç dindar böylesine büyük bir istekle destekleyecek savaşı?
Her biri çocuğunu kurban eden bir Hazreti İbrahim mi olacak?
Dünya peygamberlerle mi dolu?
Eğer öyleyse bu zulüm, bu kan, bu korkunç düşmanlık bunca peygambere rağmen nasıl var oluyor?
Sonsuz kainatın en uzak, en ücra, en ıssız köşelerindeki küçücük mavi bir gezegenin üstündeki canlılar neden yaratıldıklarından beri birbirlerini öldürüyorlar?
Niye içimizde tükenmeyen bir öldürme isteği var?
Ve, niye her toplum "öldürenleri ve öldürtenleri" alkışlıyor?
Tolstoy’un muhteşem eseri Savaş ve Barış’ta, Prens’in karısı edebiyat tarihinin en olağanüstü karakterlerinden biri olan Pierre’e anlamaya çalışarak sorar:
- Hiç anlayamıyorum, neden erkekler savaşsız yaşayamaz? Niye biz kadınlar böyle bir şey istemeyiz, niye bizim buna ihtiyacımız yoktur?
Bir başka sayfada, ertesi sabah meydan savaşına katılacak olan Prens Andrew’ın düşünceleriyle karşılaşırız.
O gecenin son gecesi olabileceğini, ertesi gün ölebileceğini düşünür.
Birçoklarıyla birlikte ölümün onun da kapısını çalabileceğini aklından geçirirken hayal kurmaya başlar, ertesi gün savaş kaybedilirken kendisi ortaya çıkacak, yeni bir saldırı planı ortaya koyacak, emrine verilen kuvvetlerle düşmana saldırıp onları bozguna uğratacak, bunun üzerine ordu kumandanlığına getirilecektir.
İçindeki bir ses "sonra ne olacak" diye sorar ona, "bütün bunları yaparsan sonra ne olacak?"
- Sonra ne olacağını bilmiyorum, der Prens kendi kendine, bilmek de istemiyorum. Ama bütün bu şanı şöhreti, insanlar tarafından sevilmeyi istiyorsam ve hayatta tek istediğim buysa, sadece bunun için yaşıyorsam, bu benim suçum değil. Evet, sadece bunu istiyorum. Bunu kimseye söyleyemem ama, aman tanrım, bütün yapacaklarımı şanı şöhreti çok sevdiğim için mi yapacağım? Ölüm, yaralanma, ailemi kaybetme ihtimali, hiçbirinden korkmuyorum. Bütün sevdiklerimden, bu ne kadar aykırı görünürse görünsün, bir zafer anı için, hiç tanımadığım insanların hayranlığı için vazgeçmeye hazırım.
Bunun için mi savaştı erkekler binlerce yıl?
Diğer erkeklerin saygısını ve hayranlığını kazanmak için mi?
Bunun için mi öldürdüler?
Bunun için mi öldürttüler?
Prens Andrew, başkalarının hayranlığını kazanmak, şana şöhrete ulaşmak, erkekçe bir saygı görmek için kendi hayatını tehlikeye atmayı hayal ediyordu, bunlar için kendi hayatından ve ailesinden vazgeçmeye razı oluyordu ama bugünkü "kahramanlar" cephelerden çok uzaklarda gizliler, kendi hayatlarını değil çocukların hayatlarını tehlikeye atıyorlar, kendi ailelerini değil başka insanların ailelerini acılara sokuyorlar.
Bugünkü kahramanlardan hangisi, hangi başkan, hangi lider, hangi önder, ilk ölecek olan kendi çocuğu olacak olsaydı bu savaşı başlatacaktı?
Hangisi, Prens Andrew gibi kendisiyle yüzleşme cesareti gösterebilecekti?
Hangisi, "binlerce genç çocuğu sırf kendime şan şöhret sağlamak için ölüme gönderiyorum, adımı taçlandıracak bir zafer anı için binlerce insanı ölümün kucağına bırakıyorum" diyecekti?
Ve hangisi, "yıkılmış binaların, çökmüş evlerin, göçmüş mağaraların içinde ölen çocukların hayatını, o çocukları öldürten silahları yapanların servetlerini biraz daha arttırmak, yaptığım gizli anlaşmalarla kanı paraya çevirmek için feda ediyorum" diyebilecekti.
Hangisi, bir ölüm anını düşünecekti?
Patlayan silahın sesiyle birlikte göğsüne görünmez bir devin yumruğunu yemiş gibi geriye savrularak yıkılan çocuk, ciğerinde hissettiği ilk yanmayla birlikte duyduğu kendi kanının kokusuyla ölüme yakalandığını anlayacaktı, hayattan kopmakta olduğunu fark etmenin paniğiyle yıkıldığı toprağa parmaklarını geçirip tutunmaya çalışırken, bütün vücudunun boşalıp geri dönüşü olmayan bir karanlığa aktığını ve yapayalnız olduğunu düşünecekti, korkacak, etine, bütün içorganlarına yayılan çürütücü bir acıyla inleyecek, kendisini kurtarabilecek bir yardım için dua etmeye çalışacak ve inandığı herkes ve her şey tarafından terk edilmenin bir hiçliğe dönüştüğü anda hayattan kopup gidecekti.
Kim çocuğunun böyle ölmesini istiyor?
Kim çocuğunun kendisinden önce ölmesini istiyor?
Kim şanı şöhreti, zaferi, parayı çocuğundan çok seviyor?
Kimin için bir toprak parçası çocuğundan daha önemli?
Kim, kendi çocuğunu korumaya uğraşırken başkalarının çocuklarının ölümüne alkış tutuyor?
Kim, çocukların ölümü için emir verenlere hayran oluyor?
Ve kim, çocukları üstlerindeki üniformalara göre ayırıyor?
Ölü bir çocuk ölü bir çocuktur.
Üniformasının rengi ne fark eder?
Hepsi ölürken aynı acıyı, aynı korkuyu, aynı dehşeti, aynı koyu yalnızlığı hissediyor.
Hepsi aynı kan kokusunu duyuyor.
Ah, biliyorum, şan şöhret isteğinin, zafer arzusunun, servet beklentisinin kutsal isimleri var, "vatan için" diyorsunuz, "din için" diyorsunuz, "ırk için" diyorsunuz.
Ama çocuklar ölüyor.
Kimin tanrısı "çocukların ölümünden" bu kadar memnun oluyor?
Böyle bir tanrı var mı?
Hangi kutsal kitapta "çocukları öldürün" yazıyor?
"Savaş", büyük ve geniş bir kelime, "düşman" da öyle, öylesine geniş ki bu kelimeler içlerine binlerce, yüz binlerce çocuğun ölüsü sığıyor ve biz bu kelimeleri telaffuz ettiğimizde aslında ölen çocuklardan bahsettiğimizi unutuyoruz; bir füzeyle yıkılan binada, bombalanan dağda, bir mayınla havaya uçan kamyonda ölen "düşmanların" çocuklar ve çoğunlukla da birbirlerine çok benzeyen fakir çocuklar olduğunu aklımıza getirmiyoruz.
İnsan soyunun bütün tarihinin ve gelişiminin savaşlarla oluştuğunu biliyorum elbet, bir çağdan bir çağa ancak savaşlarla geçebildiğini, dünyanın ortak bir uygarlığa kendi kanını dökmeden ulaşacak bir düzeye henüz varmadığını da biliyorum.
Savaşı durduracak bir gücüm de yok.
Ama savaşların biteceği bir çağa giden yolun ilk adımının, "benim için bir çocuktan daha önemli bir vatan, bir bayrak, bir din, bir ırk yoktur" demekle atıldığını da biliyorum.
Bir tek çocuğun hayatını kurtarabileceğimi bilsem vatanımdan, bayrağımdan, dinimden, ırkımdan vazgeçerim.
Bir Kürt çocuğunu bir Türk çocuğundan, bir Yahudi çocuğunu bir Arap çocuğundan, bir Amerikalı çocuğu bir Iraklı çocuktan ayırt etmem.
Hiçbir çocuğun ölümü sevindirmez beni.
Onların hepsi çocuk.
Vurulup yıkıldıklarında, sönmekte olan gözleriyle son kez hayata bakıp başları toprağa düştüğünde, onlar sadece ölü çocuk oluyorlar.
Kainatın ıssız bir köşesindeki küçük bir gezegende birbirimizi öldürüyoruz.
Daha da öldüreceğiz.
Her ölümle birileri daha zengin, daha şöhretli, daha kahraman, daha güçlü olacak.
Birileri de onları alkışlayacak.
Bugün, şu anda canlı olan, sevdiklerini düşünen, korkan, hayal kuran, anılarını yeniden hatırlayan, ölme ihtimalini düşünen, umutlar besleyen birçok insan yarın sabah bir füzeyle, bir mayınla, bir bombayla, bir mermiyle ölecek.
Onlardan biri sizin çocuğunuz olsaydı, onu kurtarmak için nelerden vazgeçerdiniz?
Vatanınızdan, dininizden, ırkınızdan, tanrınızdan?
Bir gün, kendi çocuğunuzu kurtarmak için vazgeçmeye razı olacağınız her şeyden başkalarının çocuklarını kurtarmak için de vazgeçeceksiniz.
O zaman kimse ölmeyecek.
Ve Tolstoy’un kahramanı gibi kendinizle konuşacaksınız.
- Ben, çocukları kurtarmak için tanrımdan vazgeçtim, günaha ve öbür dünyada azaplarla dolu cezaya razı oldum, vatanımdan vazgeçtim, ırkımdan vazgeçtim, taşlanmayı, yalnız bırakılmayı göze aldım, insanların bütün inançlarına aykırı da olsa, bütün bunları çocukları kurtarmak için yaptım ve inandım ki tanrım çocukları kurtarmak için ondan vazgeçen birini, ırkım bütün çocuklar için kendisinden vazgeçen bir evladını sevecektir... Hiç kimseye söylemesem de, tanrım ve insanlarım beni sevsinler diye onlardan vazgeçtim.
Ahmet ALTAN
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
2/3/2007 - YARALI KADINLAR...


ahmet altan
YARALI KADINLAR
Kadınların ruhu kaplan pençeleri gibiydi.
Sevildiklerinde, kendilerini güvende hissettiklerinde, yavrusunu okşayan bir kaplanın pençesi gibi yumuşacık olabiliyordu.
Yaralandıklarında ise bir erkeği paramparça edebilecek bir öfkeyle kasılıyordu.
Paris kafelerinde erkek elbiseleriyle dolaşıp, kitaplarını bir erkek imzasıyla yayınlayan George Sand, aralarında Balzac’ın da bulunduğu birçok ünlü sanatçıyı peşinde koştururken solgun yüzlü, uzun dalgalı saçlı, soyluluğu ve servetiyle alabildiğine kibirli şair Alfred de Musset’ye aşık olmuştu.
Fransız edebiyatının bu iki unutulmaz yazarı uzun yıllar sürecek, "entelektüel sosyeteyi" dedikodularıyla oyalayacak çalkantılı bir ilişkiye girmişlerdi.
İlk başlarda, Sand bütün isyankarlığını unutarak evcimen hayaller kurmaya başlamıştı.
Birlikte seyahatlere çıkacaklar, Paris yakınında bir kır evinde oturup dostlarını orada kabul edeceklerdi.
Sand, bir gün bu hayallerini Musset’ye anlatmıştı.
Musset, Sand’ın anlattıklarını dinledikten sonra bütün kibriyle,
- Öyle mi? demişti.
Bu kısacık cevapla Sand, "hayalleri" içinde aslında yapayalnız olduğunu görmüş, sevdiği şairin kendisiyle ilgili hiçbir hayali bulunmadığını anlayarak yaralanmıştı.
Musset, bu kısa cevabın bedelini, aylar sonra çıktıkları bir yolculuk sırasında hastalanıp Venedik’te ateşler içinde yarı baygın yatarken yan odada sevgilisinin kendine bakmaya gelen doktorla seviştiğini fark ederek ödemişti.
Sand daha sonra doktoru Paris’e de getirmiş, bütün Paris o korkunç maceranın ayrıntılarını ilk ağızdan dinlemişti.
Musset de bir kadını yaralamanın nasıl tehlikeli sonuçlar yaratabileceğini kıskançlık krizleriyle kıvranarak öğrenmişti.
Kadınların ruhu kaplan pençeleri gibiydi.
Sevildiklerinde, kendilerini güvende hissettiklerinde, yavrusunu okşayan bir kaplanın pençesi gibi yumuşacık olabiliyordu.
Yaralandıklarında ise bir erkeği paramparça edebilecek bir öfkeyle kasılıyordu.
George Sand gibi şimşekli zekası, hiçbir kuralın içine sığmayan özgür ruhu ve sergilemekten kaçınmadığı alaycılığıyla erkekleri etkileyen, girdiği her hayatı darmadağın edebilen bir kadın bile solgun yüzlü bir şaire aşık olduğunda evcimen hayallerle yumuşayabiliyor, sevdiği erkeğin en rahat biçimde çalışabileceği bir evi döşemenin sevecen hayaline dalabiliyordu.
Kendi sevgisiyle kendini değiştirerek bir ipekböceğine dönüşen kadını böyle zamanlarda en ağır yaralayan darbe ise sanırım sevilen erkeğin aldırmaz kibri oluyordu.
Erkek ise karşılaştığı sevginin parlaklığıyla körleşiyordu.
O anın "dondurulduğuna" ve sonsuza dek hep o anın yaşanacağına inanıyordu.
Hep sevilecek, yaptığı her şey her zaman onun hakkı olarak hoş görülecekti.
Aslında birçok davranışı da gerçekten hoş görülüyordu.
Küçük kaprisleri, önemsiz hoyratlıkları, gereksiz övünmeleri, eve yeni getirilmiş bir kedi yavrusunun yordamsızlıkları gibi "zamanla eğitileceği" inancıyla karşılanıyor hatta bunlar zaman zaman alaycılığı ustalıkla saklanmış şefkatli gülümsemelere yol açıyordu.
Erkeğin asıl yanılgısı "o anın" değişmezliğine olan inancıyla başlıyordu, o an ona sonsuz gibi geliyor ve bu sonsuzlukta kendi tanrısallığını görüyordu.
Sonsuzluk içinde tapınılan bir güç halinde yansıyordu kendi gölgesi kendisine.
Değişmezliğe olan inancı onu şımartırken, "bunun hep süreceğine" duyduğu inanç da erkekte "tek bir ana ve tek bir sahneye" hapsolmuşluk duygusuyla garip bir sıkıntı yaratıyordu.
O zaman huzursuz bir kibirle davranıyordu.
Bazen bu kibriyle öylesine sarhoşlaşıyordu ki kadının üstündeki "tanrısal" gücünü kalabalıklara da göstermek istiyor, kadını başkalarının gözü önünde de kıracak kadar aldırmaz bir kabalığa kapılıyordu.
Kibir yaralıyordu kadını.
Bunun kalabalıklara da gösterilmesi yarayı derinleştiriyordu.
Kadın ise aldığı yaraya ilk anda inanamıyordu.
Onun sevgisiyle yarattığı o iki kişilik dünyanın içinde böylesine bir davranışın karartısı bulunmadığı, sadece hayallerin ışıklarıyla aydınlandığı için şaşırıyordu.
Gördüğünün ya da duyduğunun gerçek olduğunu anladığında hayallerin ışıkları sönüyordu.
O hayaller her erkek için kurulamadığı ve o hayalleri kuracak kadar kendini yakın hissedeceği bir erkeğe rastlamanın pek de kolay olmadığını bildiği için hayallerinin darbelenmesi de onun canını ayrıca acıtıyordu.
Bu "düşmanlık" karşısında önce içine çekilip büzülüyordu.
Güneş battığında yapraklarını kapatan bir günebakan gibi yapraklarını kapatıyordu.
Yaralanmış ruhu ve buruşturulmuş hayalleriyle baş başa kalıyor, hayattan uzaklaşıyor, huzursuz ruhuyla çırpınarak tek başına duruyordu.
Dut yapraklarının üstünde dolaşan tombul tırtıllar, vakti geldiğinde, bir dala tutunup bir koza örerek kendilerini bu kozaya hapsederler, sonra o kozanın içinde bütün varlıkları erir ve ancak doğanın bildiği bir sihirle eriyen o varlık yeniden biçimlenir, koza yırtıldığında bir kelebek çıkar içinden.
Erkeğin kibriyle yaralanan kadın da kendini kendi hücresine sakladıktan sonra orada ruhu erir ve o hücreden intikamını almak isteyen soğuk ve öfkeli bir kadının ruhu çıkar.
Bir tırtılın bir mucizeyle bir kelebeğe dönüşmesi insana nasıl inanılmaz gelirse seven bir kadının intikam almak isteyen bir kadına dönüşmesi de o kadar inanılmaz gelir.
Aynı bedende ortaya çıkan iki kadın birbirinden öylesine farklıdır.
Önce sesi soğur.
Erkekle aralarındaki bağı bir daha geriye dönülmez biçimde zedelemeden önce o soğuk sesiyle bir kez daha erkeğe kibrinden vazgeçmesi, onun hayallerine dönmesi için seslenir.
O sıradaki sesi, gerçekten hem ürkütücü hem de çok üzücüdür.
Neredeyse metalik vurgularla kurulan cümlelerin altında "yapacağa şeye" engel olması için bir yakarış saklıdır aslında.
Çünkü yapmaya hazırlandığı hareketin, bütün hayalleri ebediyen yok edeceğini bilir.
Erkek bu sesi duymadığında, kendini ve erkeğini hayat boyu yaralayacak hamleyi yapmak için yola çıkar.
Hemen hemen her konuda çok karmaşık duyguları, olayların her türlü ayrıntısını tek tek fark eden büyük bir algılama yeteneği olmasına rağmen kadının intikamı genellikle tek ve basit bir hamledir.
Bir erkeğin canını en fazla bir başka erkeğin acıtacağını içgüdüleriyle bilir.
Bu darbeyi indirmeden önce sesi yeniden yumuşar, davranışları sokulganlaşır, erkeğin kendini tamamıyla güvende hissetmesini sağlar, ruhundaki yarayı ve intikam isteğini saklar.
Kaplanın pençesi açılır.
"Hedefinin" iyice yakına gelmesini sağlar.
Erkeğin kendini iyice güvende hissettiğine, iyice kendine yakın durduğuna inandığında da vurur.
Kendilerini kibrin körlüğüne kaptırmış bütün erkekler bu pençe indiğinde şaşırırlar.
Daha önceki bütün işaretlere, gözyaşlarına, soğuklaşan sese, gizli yakarışlara, yeniden beliren yakınlığa karşın erkek tamamen hazırlıksız yakalanır.
George Sand gibi vahşi olanlar, tarih boyunca unutulmayacak ve dilden dile gezecek bir biçimde, erkeğin bütün varlığını, güvenini, ruhunu parçalayacak bir şahmerdan gibi korkunç bir vuruşla alırlar intikamlarını.
Kalabalıkların önünde yaralanan kadınlar ise intikamlarını kalabalıkların önünde alırlar.
Ondan sonra ağlayan, yakınan, söylenen, Victor Hugo’nun deyimiyle "sevilmediği için bayağılaşan" erkekler görürsünüz.
Böyle bir darbe aldığında ağır biçimde yaralanmayan bir erkek yoktur.
Ve, bu darbe bir erkeğin kendi varlığının çevresinde oluşturduğu parlak zırhı parçalar, onun altından onun varlığının özü çıkar.
Sanırım bir erkeğin nasıl biri olduğunu en iyi bu zamanlarda anlarsınız.
En derininde gizli olan, bir ceset gibi suyun yüzüne vurur.
Bayağılığı, çirkinliği, güçsüzlüğü, ucuzluğu ya da tam tersi soyluluğu, gücü, zarafeti böyle zor durumlarda anlaşılır.
Erkeklerin aralarındaki farkları onların acıyı taşıma biçimlerinde görürsünüz.
Çünkü o pençe ruhlarına yapıştığında hiçbiri kendini saklayamaz.
Alfred de Musset gibi soyluluğu, serveti, şöhreti, yeteneği ve kibriyle, George Sand da dahil olmak üzere bütün insanları küçümseyen biri bile "Venedik macerasından" sonra aylarca "bütün gerçekleri" öğrenmek için kıvranmış, öfke krizleri geçirmiş, evine saklanmak zorunda kalmıştı.
Bir erkeğin yapacağı en büyük hata kendisini seven bir kadını kibriyle yaralamaktır.
İkinci büyük hata ise yaraladığı bir kadının yanında kalmaya devam etmektir.
Kadınların, büyük bir duygusal sarsıntı geçirdiklerinde, ruhlarının derinliklerine çekilip oradan bir başka canlı gibi çıkabilme mucizesine sahip olduklarını bilmemek ya da belki buna inanamamak yüzünden erkekler yaraladıkları kadınların yanından kaçmayı beceremezler.
Kadını yaralayan kibri, kaçması gerektiği gerçeğini görmesini de engeller.
Kibriyle yaralar.
Kibriyle yaralanır.
Eğer Musset, Sand ona hayallerini anlattığında dinlediklerini paylaşabilseydi, duyduğu aşk nedeniyle büyük bir yazardan bir kadına dönüşen Sand’ı ve duygularını küçümsemeseydi herhalde başka bir hayat hikayeleri olurdu.
Aldıkları büyük yaralara rağmen, kimbilir belki de o yaralar yüzünden, yıllarca süren ilişkileri sadece acıyla beslenmez belki birbirlerini mutlu bile ederlerdi.
Ama iki büyük zekanın, iki büyük yaratıcının hayatını karartmaya küçücük bir soru yetti:
- Öyle mi?
Ahmet ALTAN
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
1/3/2007 - EĞER ÜŞÜRSE

Bir kadın 'ben üşüyorum' dediğinde, bunun cevabının 'üstüne bir şey al,' 'istersen bir taksiye binelim,' 'eve geldik zaten' türünden bir söz olmadığını, 'üşüyorum' dediğinde kadının 'bana sarılsana' demek istediğini ve ona sarılmak gerektiğini öğrenmek epey zamanımı aldı. Sanırım binlerce yıl boyunca isteklerini açıkça söylemelerine izin verilmediği için 'gizli bir dil' geliştirmek zorunda kalan kadınlar, bu kadar basit bir şeyin erkekler tarafından niye anlaşılamadığını, niye 'emeceklerine üflediklerini' hiç anlayamazlar. Erkeklerin, bakkal dükkanının arka tarafındaki salak küçük oğlana benzediğini düşünürler: 'Anlayışsız ve beceriksiz salaklar.'
Ben ne zaman bu konuyu düşünsem aklıma hep Amarcord filmindeki o sahne gelir.
Koca memeli bakkal kadın, köyün ufak oğlanlarından birini bakkal dükkanının arka tarafına çeker.
Hayatında hiç çıplak kadın görmemiş oğlanın meraktan ve heyecandan faltaşı gibi açılmış gözleri önünde o inanılmaz büyüklükteki memelerini çıkartır.
Kendisine bakan küçük oğlanın ağzına verir memelerinden birini.
Ve öfkeyle azarlar sonra oğlanı.
- Üflemeyeceksin salak, emeceksin.
Kadınlarla erkeklerin konuşmalarının bir yerinde hep, 'üflemeyeceksin salak, emeceksin' tuhaflığının yaşandığını düşünürüm.
Kadınların bir şey söylediklerinde aslında başka bir şey söylemek istemiş olabileceklerini kendim mi farkettim yoksa bunu bana bazen usulca bazen sabırsızca sözleriyle kadınlar mı öğretti şimdi tam çıkartamıyorum.
Ama bir kadın 'ben üşüyorum' dediğinde, bunun cevabının, 'üstüne bir şey al,' 'istersen bir taksiye binelim,' 'eve geldik zaten' türünden bir söz olmadığını, 'üşüyorum' dediğinde kadının 'bana sarılsana' demek istediğini ve ona sarılmak gerektiğini öğrenmek epey zamanımı aldı.
Sanırım binlerce yıl boyunca isteklerini açıkça söylemelerine izin verilmediği için 'gizli bir dil' geliştirmek zorunda kalan kadınlar, bu kadar basit bir şeyin erkekler tarafından niye anlaşılamadığını, niye 'emeceklerine üflediklerini' hiç anlayamazlar.
Erkeklerin, bakkal dükkanının arka tarafındaki salak küçük oğlana benzediğini düşünürler:
'Anlayışsız ve beceriksiz salaklar.'
Sevgi ve şefkat eksikliğine hiç tahammül edemeyen, bunların 'açıkça' söylenerek elde edilmesinin ise elde edilenin değerini düşüreceğine inanan kadınların niye isteklerini düpedüz söylemedikleri ise erkekler için hep bir sırdır.
Duygularını göstermenin kadınlara özgü bir davranış olduğunu sanan erkekler, açıkça sevgilerini ve şefkatlerini göstermekten hep utanırlar.
Farkında olmadan, onlar, bu duyguların gösterileceği tek yerin yatak odası olduğuna inandıklarından, kalabalıkların içinde sevgi ve şefkat gösterdiklerinde, herkesin seyrettiği bir yerde sevişiyorlarmış hissine kapılıp tedirgin olurlar.
Erkekler için duygular, kapalı yerlerde yaşanması gereken 'mahrem' şeylerdir, kadınlar ise bunu hayatın her anında yaşanması gereken bir şey olduğunu düşünürler.
Hemen hemen hepsi gizli bir 'derebeyi' olan erkekler, kadınların her isteğinde, her talebinde bir isyan, bir başkaldırı hatta bir hakaret görürler.
Erkeklerin bekledikleri, kadınların 'üşümeleri' ya da 'acıkmaları' değil, erkeğin yanında soğuğu ve açlığı hissetmeyecek kadar kendinden geçmiş bir aşka kapılmaları ve bu aşkı taleplerini dile getirmeyerek göstermeleridir.
Galiba o yüzden, erkeğin biraz kadınsılaştığı ve duygularını alabildiğine özgür bıraktığı aşkın ilk günleri geçtikten ve erkek yeniden erkekliğine döndüğünde, kadınlar 'üşümeye' başlarlar.
'Benim uykum geldi' dediğinde erkeğin onla beraber yatmamasını, perhize başladığı sırada aniden bir hoşluk yapma isteği duyan erkeğin ona sevdiği yemekleri almasını 'düşmanca' bulmaya koyulurlar.
Artık erkeğin her davranışı ince eleklerden geçirilip, onun sözlerinde ve davranışlarında 'sevgisizlik' işaretleri tek tek saptanır.
Ve o gizli dil daha sık ortaya çıkar.
Kendilerinden yakınırlar önce, 'çok şişmanladım,' 'çok yaşlandım,' 'çok çirkinleştim,' bunları söyledikten sonra erkeklerin ne söyleyeceklerine, ne yapacaklarına bakarlar.
Kendilerine büyük bir ilgi eksikliği olarak gözüken o anlayışsızlıkların, artık eskisi kadar beğenilmemelerinden ya da sevilmemelerinden mi kaynaklandığını anlamaya uğraşırlar.
Baştan savma verilecek her cevap, bakkal kadının öfkeli tepkisini hakeder.
- Üflemeyeceksin salak, emeceksin.
Ama erkekler bu durumlarda genellikle üflerler.
- Yoo, hiç de şişmanlamadın, iyisin, biraz kilo aldın belki ama önemli değil.
Bu yakınmalar onlara manasız ve çocukça gelir çünkü.
Kadınlar ise sinirlenmeye başlarlar.
- Sen beni eskisi kadar sevmiyorsun.
Bunun cevabı elbette, 'nerden çıkardın bunu, tabii ki seviyorum' değil, sıkı bir sarılış ve iyi bir öpüşmedir.
Bir şeylerin yanlış gitmeye başladığını gören erkek ise, güzel bir hediye almanın ya da daha kestirmesi 'biraz para vermenin' zamanı geldiğini düşünür.
Onun için sorunun tedavisi öpüşmede değil paradadır.
Kabul etmeli ki, kendi değerini, gizliden gizliye kendine verilen parayla ölçmeye yatkın kadın için yapılacak 'fedakârlığın' miktarı bir zaman işe yarar, kadın, 'salağın' duygularını böyle ifade etmeye çalıştığını anlar.
Erkek ise, o düz vahşeti ve insafsızlığı ile 'ağlıyorsa biraz para ver,' çözümlemesini benimser.
Ama hediyelere ve paralara çabuk alışılır, sarılışların ve öpüşmelerin özlemi yeniden başlar.
Kadın 'üşür.'
Son bir iki deneme daha yapar, bazen güzelliği ve cinselliğiyle, bazen sinirli çıkışmalarıyla, erkeğe 'üşüdüğünde ona sarılınması gerektiğini' bir daha öğretmeye uğraşır.
Ama erkek hâlâ, emeceğine üflüyorsa, o tehlikeli sapak yaklaştı demektir.
Ya kadın kadere rıza gösterip teselliyi hediyelerde, parada, çocuklarında, kendisine sağlanan güvende aramaya razı olur ve arada sırada tutan 'ben çok yalnızım' yakınmaları ve ağlama nöbetleriyle hayatını sürdürür ya da 'üşümeye' fazla dayanamayıp, 'sarılmasını bilen' biri var mı diye etrafa bakınmaya koyulur.
'Sarılmasını bilenler' bu sapaktaki kadınları keskinleşmiş radarlarıyla hemen bulurlar.
Bir vakit işler iyi gider.
Ama sarılmasını bilenler de bir süre sonra kaçınılmaz erkekliklerine geri dönüp, üşüyen kadına, üstüne bir hırka almasını söylerler.
Ve, bu, hem acıklı hem eğlenceli süreci başlatan ilk uyarı da, her kadının kendi özel lisanında hemen söylenir.
- Üflemeyeceksin salak, emeceksin.
AHMET ALTAN
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Sevgi..
Sevmek...
Birini, bir şeyi, bir yeri sevmek...
Vatanı sevmek mesela.
Bunu da çok anladığın söylenemez değil mi?
Yani eğer bu, İstanbul dışında İstanbul'suz yapamamaksa, Boğazda bir balık-rakı akşamının hasretiyle kederden gebermekse mesela İsveçte, söyleyecek bir şey yok... galiba, tam olarak böyle değil istedikleri. Evet evet onlar İSTİYORLAR... Senin sevgini tartıyorlar.
Vatanı onlar gibi ve onların istediği kadar sevmen gerekiyor. Aslında görülmez bir yazı Var sınır kapılarında yurdun
Kategoriler
Arkadaşlarım
• asu • kerime28 • sabaruzgari • sudeasya • siargunlugu • yagmurtuana • okumaca • benmasumum • nursalkimi • mavikoridor • yagmur056 • sercen • guldefne • hephuzun • hayalleringemisi • paranteziciguncesi • elifsule • tavsantepeligenclik • zewsemal • sahra88sahra • cananyoldas • egeseda • incilenhayal • destinazilan • yolcuhmevlayagider
|