AŞKIMIZ İKİ GÖZLÜKLÜNÜN ÖPÜŞME ÇABASIYDI...GÖZLÜKLERİ ÇIKARMAK HİÇ AKLIMIZA GELMEDİ - Blogcu



AŞKIMIZ İKİ GÖZLÜKLÜNÜN ÖPÜŞME ÇABASIYDI...GÖZLÜKLERİ ÇIKARMAK HİÇ AKLIMIZA GELMEDİ

7/6/2009 - Hatırlat da Haziran'ın sonlarında çocukluğumu yakalım...

Kategori: SIIR



Sen beni öpersen belki de ben Fransız olurum
Şehre inerim bir sinema yağmura çalar
Otomobil icad olunur, Zarifoğlu ölür
Dünyadaki tüm zenciler kırk yaşından büyüktür.

-Senegalliler dahil değil

Sen beni öpersen belki de bulvarlar iltihablanır
Çağdaş coğrafyalarda üretir cesetlerini siyaset bilimi
O vakit bir sufiyi darplarla gebertebilirsin
Hayat bir yanıyla güzeldir canım, sen de güzelsin



-Yoksa seni rahatsız mı ettim?

Sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur
Ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek
Elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim
Elbette gayet rasyoneldir attan atlamak

-Freud diye bir şey yoktur.

Sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim
Belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma
Bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün
Yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.

-Haydi iç de çay koyayım.

                                                        ah muhsin ünlü

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/1/2009 - BAŞKA ŞARKI

Kategori: SIIR



Düş bozulup gitmiş gelmemek üzre!
Yağmurlu akşam vakti
yüreğim öğreniyor
ağaçların döktüğü
güz trajedisini.

Tatlı üzüntüsünde
can veren görünümün
kırıldı seslenişim.



Düş bozulup gitmiş gelmemek üzre.
Gelmemek üzre! Tanrım!
Kar yağmaya başlıyor
ıpıssız düzlüğüne
ömrümün
ve uzaklara giden
hayal gücü korkuyor
donmak ve kaybolmaktan.

Ah, bana diyor ki su
düş bozulup gitmiş gelmemek üzre!
Ama düş sonsuz mudur?

Sistir onu koruyan
ve kar yorgunluğundan
başka şey değildir sis.

Anlatıyor ki ezgim
düş bozulup gitmiş gelmemek üzre.
Ve yağmurlu akşamda
yüreğim öğreniyor
ağaçların döktüğü

güz trajedisini. 

                                                                 FEDERİCO GARCİA LORCA
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/12/2008 - BAŞLIKSIZ BİR SONBAHAR YALNIZLIĞI

Kategori: YAZILARIM


Gelincikler…

Sarı ekin tarlalarında, tek tük papatyalar eşliğinde, dikkatle bakıldığında sapları tüylü gelincikler…

Gecenin bir yarısı farid farjad eşliğinde; belki başka zaman çarpsa gözüme sıradan gelen ama kemandan mı bilmem, beni geçmişime götüren bir fotoğrafa bakıyorum şu an…

Ekranı kızıla boyayan, sapları yeşil ve yapraklarının dip kısımları siyah gelincikler…

Onların henüz tomurcuk halini bilirim...

Çoğunuzdan iyi bilirim onları…

Açmazlar ne pembe, ne de beyaz iken…

Ama gördüm beyaz hallerini, pembe hallerini…

 

Bir şeyler yazmak için mucize gerekir bazen…

Aylar, hatta yıllarca sustuktan sonra belki mucizeydi bana keman ve gelincik

Yazmak için…

 

Seni yazmalı bu gece…

Son gördüğümde kaldırım değiştirmiştin beni karşında farkettiğinde…

Hiç görmemişsin, tanımıyormuşsun gibi

Bir yabancı gibi…

Oysa yabancılar bile akıp gidiyordu yanımdan sen kaldırım değiştirdiğinde, bir yabancı bile olamadın belki…

Şaşıyorum, benimle aynı kaldırımı bile paylaşmaktan aciz bir insana yazıyor olmama…

O gün tam olarak ne hissettiğimi hatırlamıyorum, hatırlayamıyorum.

 Gözlerin o kadar sade ve net ki aklımda…

Ağustostu…

Sıcaktı…

Unutamam elbet

Otobüsteydik…

Bana kağıt ve kalem vermiştin. “yaz beni” demiştin… ne yazayım dediğimi hatırlıyorum, ne yazdığımı da… belki çok daha fazlasını  yazmamı dilerdin fakat sana “seni seviyorum” dan başka hiçbir şey yazamamıştım…

 

Az geldi sana sevilmeler…

Az geldi bana yaşadıklarımız… 

 

Bu yazdığımın sana hiçbir zaman yetmediğini biliyorum…

Otobüsten indiğimizde sahile doğru yürümüştük. O kadar hızlı yürüyorduk ki…

Günü erkenden bitirme çabasıydı sanki adımlarımızı sık tutmamızı tembihleyen…

Son günümüz olduğunu biliyor muydun bilmem ama ben hiç bitmeyecek sanmıştım o yoksul sarhoşluğu…

Telaşlı sahil turumuz bittiğinde, yani eve dönmemiz gerektiğinde, yani bitmek üzereyken her şey, elin hala avucumdaydı…

Arabaya binmiştik eve gitmek üzere elin hala avucumda…

Ateş damlası ellerin avucumda…

Unutmam işte...  

“ çabuk üşürüm” dedin, üşümekten söz ettik..

Sıcaktı…

Üşümekten söze ettik

Yeni başlamıştık ve ayrılıktan söz ettik…

Ayrıldık…

Bir daha hiç sesini duymadım, resmini görmedim, haber alamadım…

Şimdi otobüsteyim, bana kağıt kalem uzatıyor “yaz beni” diyorsun

Şimdi yalnızlığımla sırnaş, yıllar önce yapmamı isteğin şeyi yapıyorum…

Seni yazıyorum…

Fark ettin mi?

“Seni seviyorum”larım tükenmiş!

                                                                         MUHAMMED EKİNCİ

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

17/9/2008 - GÖZLERİMİN YÜZLERCE LEŞİ VAR

Kategori: DUS YAZILARI





GÖZLERİMİN YÜZLERCE LEŞİ VAR

 

Nereden başlasam elimi yakar bu kalem. Sesimde ton kayıpları… kaç tondur bu tonda konuşmamıştım.

Biliyorum bu sakallarımın diyet hikayesi olacak…

Başımda zehir bir ağrı…sigaradan sonra birde kül tablasının kokusu dolmuş odaya. Yükümü o çekiyor şimdilik…

Aynada başka bir adam var öfkeli. Öfkenin rengi gözlerimdeki gibi olsa gerek. Yoksa bu kadar kızarmazdı gözlerim. Sabaha kadar uyumamışım.

Yutkunmaktan acizim, üstümde kadın kokusu…

Azıcık nefes alsam can çekişiyorum. Havalandırmaya çıkmış kadınların voleybol oynarken çıkardıkları sesler var kulağımda.

Bu cezaevinin müdürü benim, bir ömür kalsınlar istiyorum havalıda… en az onlar kadar bende kırılganım bu gece…

Sis çekilse gözlerimden, uyusam ve uyansam mavi parçalı da olsa razıyım bir gökyüzüne.

O kadın siluetlerinin arasında hiçbir kadın annem kadar asil olamaz biliyorum.

Gözlerimdeki sisin ta kendisi.

Artık çayla sigara içmiyorum, hiçbir sigaradan tat almıyorum ve hiçbir akraba kaybında bu kadar yüklü gözyaşı dökmüyorum.

Kafamın içinde kızgın sular var ve sigara dumanından bulutlar. Cephe yağışları oluyor sürekli…

Ben kafamın içinde binlerce gözyaşı dökerken… Allah’ım nasıl bir haldir bu paranoid şizofren diyorlar ben deli diyorum. Yoksa benim aklımı neden başkaları kullanmaya çalışsın.

Hani hep kurunun yanında meze olacaksam niye ıslak kalayım ki. Kendimi sererim güneşe. Kuruyup, yanımda yanacak ıslak nesiller ararım. En azından kendi günahımı çekmiş olurum.

Nereden başlasam etime yapışır bu kalem…

Okulun ilk günü diyetimi çoktan vermişim. Sakallarım artık yok. Öğretmen olarak bir köye atanmışım… –ki bu kadar kutsal ve bu kadar eziyetli başka bir işte çalışabilir miyim bilmiyorum.

Daha ilk gün, her taştan her çukurdan nasibini almış bir servisteyim. Suratım beş karış, sıksan suyu çıkacak gözlerimin…yüzümde yanık izleri.

Ah! O koltuk öyle ritmik öyle iğrenç bir ses çıkarıyor ki beynimin ortasında sular birikiyor. Her çukurda biraz daha sallanıyoruz ayran gibi çalkalanıyoruz.

Servisçi neredeyse servis edecek bizi…

Yolda koyun sürülerine rastlıyoruz. Allah’ım o koyunlara ne kadarda benziyoruz. Sesi soluğu kesilmiş adamlarız. Sırf bu yüzden avuçlarıma almak istiyorum gözlerimi şöyle avuç dolusu ağlamak istiyorum.

Biz yoğurt kıvamını deviriyoruz… yol kenarları sarı, kurutulmuş gül yaprağı gibi kare kare. Fotoğraflamak istesem zaten kurutulmuş.

……………………………

 

Köyde anı yazmak hele o 'an' ı yazmak imkânsız. Korkudan ellerime titreme çöküyor. Küçücük prefabrik bir sınıf veriyorlar bana. Kapısında kolu yok, pencere var camı yok. Hangi fabrikadan çıkmışsa hangi elden geçmişse o elde insanlık yok.

Usulca sınıfa yaklaşıyorum hareketlerimi yavaşlatıyorum. Sesimdeki ve ellerimdeki titreme hala geçmemiş… boğazımdan sesler çıkarıyorum. Sesimi açmak için binbir telaşa düşüyorum.

Ellerimi göğsümde birleştiriyorum. Kendimi o masum bakışlardan korumaya çalışıyorum.

Zalim piyasa şartları bizi öyle bir şartlamış ki her bakışta hesapçı bir hava arıyorum. Şimdi bu masum ve koşulsuz merak yüklü bakışları görünce ürküyorum. Ellerimi bu sefer de belime kenetliyorum. Bir öğrenci adımı soruyor. Tahtaya kocaman harflerle adımı yazıyorum. “Bu kadar mısınız?”Diye soruyorum. Birkaç öğrenci gelmemiş hemen şikayet ediyorlar. “Örtmenim beriye gittiler” diyorlar. “Beri” koyunların otlatıldıktan sonra toplanıp sağıldıkları yermiş. İçimden onlar gibi söylemeye çalışıyorum. “Beri” “Beri”

Bir öğrenci ayağa kalkıyor “örtmenim ellerin titriyor” diyor bakıyorum ellerime gerçektende hala titriyor. Cebime saklıyorum ellerimi…

Bir öğrencinin hiç gelmediğini söylüyorlar. Üzülüyorum.

Diğer gün…

Okul tepeden bakıyor köye ince daracık bir yoldan geçiyor öğrenciler hala okula gelenler var. Pencereden izliyorum onları…  Allah’ım nasıl da gülüyor o gözler.

Gözlerimin yüzlerce leşi varmış diye düşünüyorum o gözleri görünce. Tek sıra oluyorlar güneşin altında, kurutulmuş et parçaları gibi. Bıraksak hep orada kalacaklar.

Aynı karede olmak istiyorum onlarla, kurutulmuş gül yaprağı gibi .

………………………..

Bir öğrenci geç kalmış kapıyı çalıyor. “Gel” diyorum. İçeri giriyor, diğer öğrencilere göre daha iri yarı bir çocuk…

“Örtmenim geç kaldığım için özür dilerim” diyor. “Tamam geç yerine, senin adın ne?” diyorum… “Mazlum” diyor. Bir insan adıyla ancak bu kadar uyum içinde olabilir. Çocuk hafif kilolu, esmer, peynire benzeyen dişleri var sürekli meydanda… gözlerinin retinası o kadar büyük ki neredeyse bütün gözü kahverengi. Sanki beyazı hiç yok…Ben hayatım boyunca bu kadar masum (mazlum) bakan bir insana daha rastlamadım.

Teneffüs zili çalıyor. Mazlum yanıma geliyor. “Örtmenim sen öğrencileri dövüyorsun?” diye soruyor. Yok diyorum.

Kürtçe bilmediğimi sanıyorlar yan tarafta birbirlerine Kürtçe beni anlatıyorlar. Tek özelliğim var onlara göre, onu anlatıyorlar. “Bizim öğretmen bizi dövmüyor.”

Kısa zamanda benim öğrenci dövmediğim, söylentisi yayılıyor. Bütün öğrenciler bana kutsal bir varlıkmışım gibi bakıyorlar. Keşke bizim derse girseydi diye kendi aralarında konuşuyorlar. O çocuklar için dövmeyen bir öğretmen herkesten ve her şeyden daha iyi…

Okula gelmeyen öğrenciye de ulaşıyor bu söylenti. Birkaç gün sonra okulun etrafında görmeye başlıyorum o öğrenciyi. Teneffüslerde arkadaşlarıyla oynuyor. Ben hiç ilgilenmiyorum onunla; ona doğru da bakmıyorum ki rahat davranabilsin. Yavaş yavaş yaklaşıyor bana, biliyorum ona doğru baksam kaçacak… benden önceki öğretmen onu o kadar dövmüş ki okula gelmek istemiyor.

Arkadaşları arkadan bağırıp cesaret vermeye çalışıyorlar. Kürtçe “ öğretmen dövmüyor korkma dokun” diyorlar. Yanıma kadar geliyor hiç bakmıyorum. Gerçekten de gelip koluma dokunuyor. 

En mazlum bakışlarımı biriktirip gözlerinin içine bakıyorum. Biraz konuşuyoruz sonra eve gönderiyorum onu. Yarın okula geleceğine söz veriyor.

Diğer gün bakıyorum en arka sırada oturmuş. Söylediğim her şeyi dikkatle dinliyor. Konuşması için ona söz hakkı vermemi bekliyor.

Cesaretlensin diye kravatımı çıkarıp boynuna takıyorum. “tamam” diyorum. “Arkadaşınız artık öğretmen” Gülüyorlar.

İlçede kaç gündür gitmek istediğim okula çıkıyor tayinim… çocuklara diğer gün gelmeyeceğimi, başka bir okula gitmem gerektiğini, bu köyün bana çok uzak olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Gün boyu beni kalmam için ikna etmeye çalışıyorlar. Türkçe dersinde bana mektup yazmalarını istiyorum. Yazıyorlar süslüyorlar kutsal bir insanmışım gibi muhteşem sözler yazıyorlar. Son ders artık servise binip gideceğim ve diğer gün gelmeyeceğim. Mazlum o koca gövdesiyle bacağıma sarılıyor. Beni sınıfın içerisine zorla itmeye çalışıyor. Gün boyu her fırsatta bana en arka sıradan kafa sallıyor. “Örtmenim ben pilan yapmışım sen gitmeyeceksin.”

Servise zor bela atıyorum kendimi, bazı öğrenciler ağlıyor. Mazlum’a bakıyorum eline koca bir cam almış yumrukluyor. “Oğlum mazlum yapma elini keseceksin.” “Örtmenim gidersen bu camı elimle kıracam” yüreğim ağzıma geliyor. Servis hareket ediyor. Mazlum’a bakıyorum hala camı yumrukluyor. Allah’ım ne olur eline bir şey olmasın diyorum içimden…

……………

Ama mazlumuz işte.!

Çarşıda tepemize çöküyorlar topu topu iki kişiyiz.

Önce onlar saldırıyorlar bizim hiçbir şeyden haberimiz yok. Bir iki de biz atıyoruz onlara. Yerde nasılda debeleniyoruz… hele ben. Öğrencilerim geliyor aklıma. Tepemiz çok kalabalık, çökük altındayız. Eşekler görüyorum paçaları ıslak… eşek sudan geliyor ama adamlar hala üstümüzde.

Gözlerim büyüyor önce iri bir zeytin ardından ceviz kadar oluyor. En azından ben öyle hissediyorum. “Yerden yüksek bir karış” oynasak benim üstüme basıp ebelenmeyecekler.

Mazlum geliyor aklıma hele Mazlum’un o gözleri...

Ağzımın içine baka baka, peynire benzeyen dişleri meydanda “ öğretmenim ben pilan yapmışım, sen gitmeyeceksin” diyor.

İşte gidiyorum oğlum! Baksana adamlar üstümüzde.

Kendimi saksılarda büyütüyorum. Kulağımda mazlum sesler…

Nereden başlasam üstüme kalır bu hikaye.

Eşekler görüyorum paçaları ıslak. Biz hala çökük altındayız.

Gözlerimin beyazı yok. Ya gözlerim morarıyor yada ben Mazlum’a benziyorum.


Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

29/5/2008 - CAMİ IŞIKLARINA BAKAN ÇOCUK...

Kategori: AHMET ALTAN

 

  CAMİ IŞIKLARINA BAKAN ÇOCUK...

 

 

 

Sonra büyüdüm.

İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim.


O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kılmadım.

Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya tartışırdım, onlar Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı ben yokluğunu.

Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim.

Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım.



Çocukluktan gençliğe geçmeye çalıştığım dönemlerde yazarlık hayalleriyle dolu olduğumu gören babam, ‘Yanağını cama yapıştırıp, evin çaprazındaki caminin şerefesinde iftar zamanını haber veren ışıkların yanmasını, ışıklar yanar yanmaz bunu bağırarak haber verdiğinde büyüklerin aferinini almak için heyecanla bekleyen bir çocuğu anlatabilir misin’ demişti.

Yaklaşık kırk yıldan beri o çocuk aklımdadır.

Hálá o sahneyi ve o çocuğu en iyi biçimde nasıl anlatacağımı bulamadım.

Ama bu görüntü benim yazarlık temrinlerimden biri oldu.

Babamın kendi çocukluğunun anılarının arasından çıkartıp bana yazı ödevi olarak verdiği sahneye kendi çocukluğumun anıları da eklendi.

Evimizin hemen karşısındaki küçük cami.

Ramazan geceleri mahallenin çocuklarıyla birlikte gittiğimiz teravih namazları, camideki büyüklerin bize başka zamanlarda pek de göstermedikleri bir şefkati göstermeleri, hálá çocuk aklımla ezberlediğim biçimde söylediğim ‘allah umme salli ala’nın muhteşem melodisiyle dalgalar gibi kabaran o tuhaf coşku, namaz çıkışında hissettiğimiz o ağırbaşlı memnuniyet...

Sahur vakti sıcak yataktan gözlerim yarı kapalı kalkıp sobası yakılmış salonda hazırlanmış sofraya oturuşum, galiba sadece ramazanlarda yapılan o yumurtaya bulanmış ekmek kızartmaları, demli çay, beni sevgiyle ve gururla bağrına bastığını düşündüğüm büyük bir kalabalığın parçası olmanın güveni ve sonsuz bir huzur.

Allah’ı çok sevmiştim.

Ondan benim anlamadığım kelimelerle söz ediyorlardı ama o benim için, beni sevmesini istediğim temiz yüzlü yaşlı bir dedeydi, oruç tuttuğum zamanlarda bana gülümsediğini düşünürdüm.

Doğrusu ya ondan pek korkmazdım.

Ama beni sevmesini isterdim.

İlk kez okulda din hocası cehennemi uzun uzadıya bütün korkunçluğuyla anlattığında dehşete düşmüştüm, benim teravih namazlarında, iftarlarda, sahurlarda hissettiklerimle hocanın anlattıkları hiç birbirine benzemiyordu.

O, beni çok korkutan, bana çok uzak, çok mesafeli, çok gazaplı, benim çocuk aklımın kavrayamayacağı çok ürkütücü bir güçten bahsediyordu.

Biz dede-torun değildik.

Beni sevmiyordu.

Kötü bir şey yaparsam beni ateşlerin içine atacak, beni yakacak, bana acılar çektirecekti.

Ben ona hiç böyle şeyler yapmazdım ki, ben onun için hiç böyle cezalar düşünmezdim ki, ben onu seviyordum, o niye beni ateşlerin içine atmak istiyordu.

Çok korktuğumu, çok üzüldüğümü hatırlıyorum.

Bir daha uzun yıllar camiye gitmedim.

Din hocası benim çocukluk dünyamın en huzurlu hayalini, o soğuk yatakhanelerde uyumadan önce dua edip kendisine gülümsediğim, herkes bana yaramazlık yaptım diye kızdığında kendisine sığındığım ‘yakınımı’ benden koparmıştı.

Sonra büyüdüm.

İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim.

O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kılmadım.

Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya tartışırdım, onlar Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı ben yokluğunu.

Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim.

Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım.

Hayatın zıpkınlı acılarından beni koruyacak bir güç yoktu artık, her acı doğrudan tenime yapışıyor, o acıları taşımakta ilahi bir güç bana yardımcı olmuyordu.

Yirmili yaşlarımda Ankara’da bir işçi kooperatifinde karımla birlikte epeyce sıkıntılar çekerek yaşarken komşularımız olan bir ‘inançlı insanlar’ grubuyla karşılaşmıştık.

Gerçekten çok hoş insanlardı, yumuşaktılar, hoşgörülüydüler, benim gençlik saygısızlıklarımı kibar bir sabırla karşılıyorlardı.

Aralarından bir tanesi eski bir kabadayıydı, iriyarı, güçlü kuvvetli bir adamdı, epey kavgaya karışmış, günahın her türlüsüne batıp çıkmıştı, sonra ‘inancı’ bulmuştu.

Beni sessizce dinler, ben sözümü bitirince ‘Ahmet, kardeşim’ diye başlardı lafa, beni ‘doğru yola’ getirmek için uğraşırdı.

Dini korkuyla değil sevgiyle anlatırdı.

Zor günlerdi, babam hapisteydi, kız kardeşim hastaydı, karım hamileydi, beş kuruş para yoktu, bir yayınevinin zemin katında düzeltmen olarak çalışıyor, kazandığım paranın çoğunu kiraya veriyordum.

O sırada hayatımdaki en iyi şey o dindar insanlardı.

Dindarları sevdim.

İnançlarını paylaşmadım ama onlara ve inançlarına imrendim.

Bana çocukluğumu, teravih namazlarını, sahurları, iftar sofralarını, huzuru hatırlatıyorlardı.

Öfkeli değillerdi, çıkarcı değillerdi, haramdan ölesiye korkuyorlardı, muhtaçlara yardım ediyorlardı, inançlarıyla böbürlenmiyorlar, dini bir gösterişe döndürmüyorlardı.

Onlara saygı göstermeyi öğrendim.

Kendi inançsızlığımla onları kırmamaya özen gösterdim.

Zor günlerde bir ‘inançsıza’ bağışladıkları dostluğu hiç unutmadım.

Din hakkında düşünmeye başladım, ‘din bir afyondur’ ezberinden ‘din nedir’ sorusuna geçtim, insanların ve toplumların hayatında dinin yerini merak ettim.

Gerçek bir dindarla, bir müminle, dini gösterişli bir rozet gibi yakasına takanlar arasındaki farkı gördüm.

İçinde bir vahşetle, bencillikle hatta kötülükle doğan ve ölüm gibi karanlık bir yok oluşla varlıkları sona eren insanların gelişiminde, yaşama gücü buluşunda, ahlakı yaratışında, vahşetini sınırlayışında dinin çok önemli kültürel bir değer olduğunu fark ettim.

Dindar olmadım, inançlı olmadım.

Hálá da değilim.

Hiçbir zaman da olmayacağım herhalde.

Ama din fikrini, gerçek dindarları seviyorum.

Tanrı’yla ilişkim ise anlatılması çok zor çelişkilerle dolu.

Varlığına inanmıyorum ama o varmış gibi hissetmekten hoşlanıyorum, annemin mezarına gittiğimde dua etmiyorum ama annemi ‘ona’ emanet ediyorum.

Artık ne ölümden ne de ölümden sonrasından korkuyorum ama öldükten sonra sevecen bir ışıkla karşılaşıp yaramazlık yapmış küçük bir çocuk gibi ona sığınıp gülümseyeceğimi aklımdan geçiriyorum.

Din hocası cehennemi anlatana kadar süren kuvvetli bir inanca dayalı ‘ilişkim’ şimdi bir başka biçimde sürüyor, onun adına yeryüzünde cehennemi yaratanları, onun adıyla gösteriş yapanları, onun adına benim gibi ‘inançsızlara’ öfkelenenleri, onun adını sadece insanları korkutmak için kullananları ‘onunla’ arama sokmuyorum.

Tanrı’dan bir beklentim yok.

Ona duyduğum sevginin, eğer o varsa, bir beklentiden ya da bir korkudan kaynaklanmadığını o biliyor.

Günahkar olduğumu da, babasının sevgisine sığınan biraz şımarık bir evlat gibi bu günahları işlemeye devam edeceğimi de.

Din adına dehşet salanlar ne derlerse desinler, başkaları için kötülük düşünmeyenleri onun affedeceğine inancım tam, benim tanrım her şeyden önce ‘başkaları için kötülük düşündün mü’ diye soracak bir tanrı.

Başkaları için kötülük düşünmezsem, onun varlığına inanmasam bile beni affedeceğini sanıyorum.

Affetmezse de gücenmeyeceğim.

Çocukluğumda tuttuğum oruçların, oturduğum iftar sofralarının huzurunu hiç unutmadım.

Bugün, bir tek kez öyle bir huzurla iftar yapabilmek isterdim.

O huzuru hissedenler, dilerim, o huzuru gereksiz öfkelerle bozmazlar.

Ben bir daha o huzuru bulamayacağım.

Ama, ‘yanağını dışarının soğuğunu hissederek cama dayayıp, evin çaprazındaki caminin ışıklarının yanmasını bekleyen’ çocuğu anlatmayı hep deneyeceğim.

Sanırım bunu hiçbir zaman tam da beceremeyeceğim.

 

                                                                              AHMET ALTAN

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

16/7/2007 - mim nivo

Kategori: DENEME

 

Mim_Nivo KİMDİR?

 

Bir çocuk Mim_Nivo... Hep çocuktu... Yine çocuk... Saçları kumral... Dümdüz... Ipıl ıpıl parlıyan bir çocuktu... Yine çocuk... Uyurken dudaklarının kavuştuğu kenarından, gerdanına doğru uyku suyu akan... Üzerindeki yeşil battaniyesinin birazı yere doğru uzanan bir çocuktu...

 Telaşsız...

 Umarsız...

 Kirli...

 Kuruyunca griye çalan çamurları suratında, ellerinde, dizlerinde taşıyan bir çocuktu... Gecenin bir yarısında ateşi çıkan... Kusan... Üşüyen... Anasının baş ucunda sabahladığı bir çocuktu... Babası işe gidince, ne gereği varsa, ağlayan... Akşam olup da dönünce mutlu olan... Yağmur birikintilerinde kağıt kayıklar yüzdürmüş... Keskince katladığı her bir uçağı yere düşmüş... Ayağına, paslı olup olmadığı ebeveynleri tarafından merak edilen, çiviler batmış... Pasın neden önemli olduğunu kavrayamamış... Kanamış bir çocuktu... Yine çocuk... Sigara görünümlü sakızlar çiğnemiş... En berbat, mikrop dolu pembe gofretleri yemiş... Leblebi tozu boğazında kalmış... Niyet çekmiş... Elvan gazozunu bir dikişte içebilmiş... Uçan balonu olmuş... Siyah okul önlüğü giymiş... Kırmızı Pinokyo bisikletine rahatça binebilecek, geniş sokaklara sahip olmuş, Bisikletinin kırmızısından utanan bir çocuktu... Yarısı apartmanlarla, yarısı bahçeli evlerle dolu mahallesi çalınmış... Çocukluğunun üzerine A, B, C blok diye kategorize edilerek, havuzlu siteler yapılmış bir çocuk... Üzerinde masmavi gökyüzünün olduğu bir çocuktu... Peçeteyle, kağıt havluyla değil elbeziyle ağzı silinmiş... Anne tarafından iyice bastırılınca daha iyi paklar diye düşünülen elbezi dokusunun ağzını acıttığı bir çocuktu... Elbezinin sabun tadının hala dudaklarında olduğu bir çocuk...

 Yine çocuk...

 Anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?..

Seni bize götürelim, bizim oğlumuz olur musun?..

Ve benzeri aptalca sorularla dimağı yoklanmış... Misafirliğe gidildiğinde misal muzdan, kendisine düşen adetten daha fazlasını yiyince evde olsa yemez, bir yere gidince hep böyle oluyor ana-baba utancını duymuş...

 Ev sahibi kişi bir an için uzaklaştığında kaş göz işaretleriyle uyarılan, yediği muz zehir zıkkım edilmiş bir çocuktu...

 Nalbura gidip bilmem kaç numara boya almış, sonra bir ton açığı olsa iyi olur tespitiyle nalbura bir kez daha gönderilmiş, yolda giderken küfretmiş...

 Evde badana yapılırken mutlu olsun diye eline küçük bir fırça verilmiş, onun boyadığı yerler badanacı kişi tarafından umursanmadan tekrar boyanmış... Bu güvensizliğe anlam verememiş bir çocuktu...

Alışverişi gönderilirken verilen paranın üstüyle kendine istediğin bir şeyi alabilirsin özgürlüğü sunulmuş, eve gelindiğinde illa ki kendine ne aldın merakıyla karşılanmış...

Sen dururken annen mi gitsin ekmek almaya siteminden etkilenip, televizyondaki filmi yarım bırakarak bakkala ekmek almaya gitmiş... Evin ekmek ihtiyacı hep seyrettiği en güzel filmlere denk düşmüş... Bakkal ev arasındaki mesafede ekmeğin ucunu ısırarak gıda etmiş bir çocuktu...

 Yine çocuk...

 Evden çıkarken,Paran var mı? sorusuna "Hayır yok" yerine, seri şekilde "Var var" diyen, tam kapıyı kapatacakken,"Şunu da al bulunsun, lazım olur" baba sıcaklığıyla karşılaşmış bir çocuktu...

 Parayı utana sıkıla alırken, paraya bakmıyormuş gibi yapan... "Valla param var yaaa" sahtekarlığına sığınmakta ısrar eden çulsuz... İçten içe "Ulan baba ne kadar anlayışlısın, sağol be ya" sessizliğinde sevinen bir çocuktu...

Yine çocuk...

 Bir çocuk Mim_Nivo...

 At arabalarının, kamyonetlerin arkasına takılmış... Arkadaşları tarafından "Abi takılan var, takılan var" diye gammazlanmış...

 Minibüslerde, otobüslerde midesi bulanınca annesi tarafından "aklına getirme midenin bulandığını" öğüdüyle yüzleşmiş... Bu öğüdü ciddiye alıp "Aklıma getirmiycem, getirmiycem işte" diye mücadele etmiş ve bunu başaramamış bir çocuktu...

Depozitolu şişeleri evden çaktırmadan yürütüp bakkala satarak harçlığını çıkarmış... Ebe tura bir ki üç, yerden yüksek, Japon kale, dokuz aylık... gibi oyunlara doymayan... Hava kararmadan evde olması gerekmiş bir çocuktu...

Yine çocuk...

Evdeki terliklerin salon, mutfak, banyo, balkon terliği şeklinde ayrılmasına anlam veremeyen... Balkon terliğiyle odalarda, diğer terliklerle balkonda dolaştığında azarlanmış bir çocuktu...

 Yine çocuk...

 Banyo yapmayı sevmeyen... Taşa oturunca gerçekten karnı ağrıyan... Acıkınca eve şöyle bir uğrayıp ekmeğin arasına domates destekli bir şeyler koydurarak evden bir çırpıda çıkan... Evden çıkarken ayakkabıların giyilmesi esnasında ekmeği yanından dişleyerek ağzında tutan... Çıtalı uçurtma yapmayı asla öğrenemediğinden, marangozdan yalvar yakar aldığı çıtaları mahallenin abilerine gözü kapalı teslim eden bir çocuktu...

  Bir çocuk Mim_Nivo... Ağlamaktan utanmayan... Akşama köfte, patates kızartması yapıldı mı sevinçten deli olan... Köfteleri, patatesleri yerken yarına kalma ihtimalini düşünen... Ertesi gün buzdolabını açtığında bir tane olsun köfteye rastlayamayan... Tek tük kalmış, pörsümüş patateslere tenezzül etmeyen bir çocuktu...

Yine çocuk...

 Bütün spor ayakkabılarına"esem spor" denilen... Ayakkabı bağlamayı geç öğrenmiş...

 Kış günlerinde pantolonunun altına zorla külotlu çorap giydirilmiş... Arabaların şoför tarafındaki camlarından içeriye dikkatlice bakarak "arabanın kaç yaptığını" öğrenmekten keyif alan... "Kızların içinde kızılcık bebek" küçümseyişini fazlasıyla tatmış bir çocuktu...

Yine çocuk...

 Bir çocuk Mim_Nivo... Düğünlere götürülmüş... Düğünlerde mahalli sanatçının "anneler babalar çocuklarınızı yanınıza alın" uyarısıyla sahneden alınmış... Sonra tekrar sahneye fırlamış... Adını bilmeyenlerin "Küçüüüükkkkkkk... Şişşşştttt küçüüüükkk" seslenişine maruz kalmış bir çocuktu...

Bir çocuk... Kocaman kocaman sevdaları olan... Hep en kudretli kendisinin aşık olduğunu sanan, öylesine bir çocuktu...

 Yine çocuk...

 Daha ne olsun... Nasıl söylesem?.. Nasıl anlatsam?.. Pasaklıdır mesela... Dağınık... Hep dağınık... Kendisini dağıtacak sevdaları kolay bulması bundan belki... Belki bundan iflah olmaz bir gönül adamı... Dağınık...

 Ruhu, Beyni, Mekanı, Her yeri dağınık... Öyle biri... Yalancı...

 Kendisini kandıracak kadar yalancı... Hiç bir hayali yok... Olmadı... Olmayacak da... Asabi... Sabırsız... Ama en çok da dağınık... Ruhu... Beyni... Mekanı... Her yeri dağınık... Öyle biri...

Öylesine yaşıyor...

 Öylesine...

Öyle..

Bir çocuk Mim_Nivo...

Yine çocuk...

 Hep çocuk...

 Hep...

Herkes kadar çocuk...

 Herkes...

 YiNe GiRYaN YiNe Yad

 

Yorum (9) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/6/2007 - HİJYENİK AŞKLAR

Kategori: YILMAZ ERDOGAN

 

hijyenik aşklar

Amacım hep komik şeyler yazmaktı... Hayatı çekilir kılmak için yanıma biraz mizah almıştım... Fazlasını size verecektim... Yolda yersiniz diye... Yaşarken...
En kızdırıcı durumlardan bile kahkaha elde edecektim. Gülecektiniz ben kızdıkça... Derin çelişkilerle eğlenecektiniz.
Manik tarafımı sunacaktım size, depresifliğimden sakınacaktım sizi. Ben Gürbüz Vural’dım çünkü... Tam bir “özel isim” bile sayılmayan... Adımın ilk harfinin büyük yazılması beni özel isim yapmaya yetmiyor çünkü “ismini ilk kez duyduğunuz ama hepinizin tanıdığı” ve sanal hayatlarımıza sunulan bir gölgeydim ben...
Nasıl ve neden bir veda ikliminde yazıyorum bu satırları bilmem... Dedim ya depresif tarafıma denk geldiniz işte...
Neden bugün böyleyim bilmem...
Belki de bir ocak ayının olmadık bir çarşambasında beklenmedik bir güneş çıktı ortaya, ondandır... Hava çok güzeldi ve ortada komik bir şey yoktu.
Hava nasıl güzel ve ben nasıl depresifim...
İyi havalan sevmez şairler.
Yağmur çocuğudur onlar...
İyi havalar iyi gelmez has şairlere... Orhan Veli’nin “mahfını” hatırlayın... Ve bir de şimdiki planlı hijyenik sevda karikatürlerinizi düşünün.
Her şey daha önce yaşanmış... Kullanılmış ilişkilerdeki ikinci el ucuzluğunu aşk zannediyoruz... Hayır o sözler söylendi... Hayır o şarkıya ağlandı daha önce... Hayır o çiçekler birer pahalı klişeden ibaret... Kırmızı gül aşk demekmiş! Yok ya? Bütün aşklar aynı şey demek değil ki! Sarı gül ayrılık anlamına gelirmiş! Hadi oradan! Kim uyduruyor bunları! Hangi çiçek toptancısı isim verebiliyor binlerce şairin milyon yıldır adlandıramadığı şeylere?
Aşkı, ayrılığı, sevdayı şairlerden daha kolay anlatıyor çiçekçiler! Parasını ödeyin yeter... Doğum günlerini, evlilik yıldönümlerini bir hafta önceden hatırlayın yeter... Yerli yerinde olsun klişeleriniz... Şarabınız ve mumlarınız hazır olsun...

Sevmek için iyi bir yürekten çok aksesuarlarınızın tam olması önemlidir...
Ben bu “özel” günleri hep unuttum... Yani mart ayının herhangi bir günü “birlikte olduk’ diye sene-i devriyesini neden kutlayalım ki? İnsan nasıl berbat bir duruma düşer bazen... Eve girersin, ışıklar söndürülmüş, mumlar yanmaktadır... O saniye anlarsın, o gün senin unuttuğun, bir “özel” gündür... Allah’ım neydi bugün? Ayın kaçıydı? Daha da önemlisi hangi aydayız?
Hep küstüler bana hayatım boyunca...
Sevmedim, sevdiysem de önemsemedim zannettiler...
Yanıldılar... Seviyordum, önemsiyordum Önemsemediğim, daha doğrusu anlamadığım klişelerdi. Sevdam fazla sadeydi. Aksesuarlarım eksikti. Hala da eksiktir...
Ve şimdiki sevdalanmalar fast food hızında... Hızın içinde yitirilen güzelim bir yavaşlık... Daha yavaştık eskiden... Demleye demleye konuşuyor, seviyorduk... Hemen sevişmiyorduk... Karpuz yemek için efendi gibi temmuz ayını bekliyorduk.
Yetimdi gecelerimiz. Sigaralara zulüm, kül tablalarına yük...

 Etimizden alıyorduk etimizin tadını. Seviyorduk. Sevişiyorduk.

Bazen sadece sevişmeyi seviyorduk.
Kalabalık geceleri bekleyen yalnız kahvaltılar için hep acele ediyorduk. Yağsız beyaz peynir tadında ilişkiler kuruyorduk. Seviyorduk. Sevmeyi seviyorduk. Bazı elele yürüyüşlerde keşke yağmur yağsın istiyorduk. Hangi sevdanın üstüne yağmur yağsa, biz onu aşk belliyorduk.
Hijyene önem vermiyorduk. Beyaz çarşafların üstündeki lekeler aşklarımızın haritalarıydı.

Hangisi biz, hangisi yavru vatan oradan anlıyorduk.
Bekliyorduk... Kantinde, durakta, evde... Bir sevda enstitüsünün ekstern öğrencileriydik.

 Devam mecburiyetimiz yoktu.
O zaman çıkan hangi kaset Samatya ’yı anlamlı ve aşklı kılıyorsa onu dinliyorduk. Biliyorduk ki o şarkıyı altı yıl sonra duyduğumuzda bir Samatya sevişmesini yeniden yaşayacaktık...
Parasızdık. Paraya para demiyorduk. Para kendini bir şey zannediyordu ama biz ona ismiyle hitap ediyorduk. Kimde varsa ondan harcıyorduk. Sevda girişimlerimizden para üstü almıyorduk.
Kirliydik. Ter kokuyorduk. Ülke sorunlarını konuşarak sevişmelere yol açıyorduk Ülkemizi ve tenlerimizi seviyorduk.
Çok ağlıyorduk sonra. Adam. gibi, aşık gibi, sarhoş gibi ağlıyorduk...
Tarihi geçmiş gazetelerin üstüne seriyorduk neyimiz varsa... Kitaplarımız, parasızlığımız, sevdalarımız, türkülerimiz...
Sonra söndürdük sigaralarımızı ekonomi sayfasının hiç okumadığımız bir köşesine, ayrıldık... Kaça ayrıldık şimdi hatırlamıyorum ama ayrıldık!
Yürüdü zaman sevdasızlığımızın üstüne.
Unuttuk!
Kuşku, sorumluluk, tedirginlik ve hesapçılıktan oluşan yeni bir arkadaş grubu... Ve bir durumu önceden bilmenin paslı rehaveti... Şimdi elimizde kalanlar bunlar.
Sonunu bildiğimiz sevişmelere başlamıyoruz artık. Koku bizi uzaklaştırıyor. Kokularımız birbirine düşman. Hijyene önem veriyoruz ve çarşaflarımız sakız gibi.
O güzelim lekeler yüreklerimizde kaldı...
 

 

                                                        Yılmaz  ERDOĞAN (hijyenik aşklar)

 

Yorum (9) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

3/6/2007 - KALDIR BAŞINI CİĞERİM

Kategori: YILMAZ ERDOGAN

KALDIR BASINI CIGERIM.

 

 

 Buyurdular… Masanın ardına dizilmişlerdi... Aklin gözyaşlarını yutkunduğu   bir susuzluktu.. Her şeyi tekrar-tekrar duymak istediler…

Ayağa kalktı. Hiçbir pusuda, bedenine bu kadar ağır gelmemisti bacaklari. Havada bir yilan tedirginligi vardi.

Konusmuyorlardi masanin ardindakiler, islik çaliyorlardi..

Bir sevdalisina bakti, bir masanin ardindakilere..

 

—Anlat!

 

Konusmuyorlardi. Kuru bir marsin, yipranmis, derisi soyulmus nakaratini söylüyorlardi. Sevdalisina bakti:

Basi önünde, düsleri ölü kuslar evinde...

 

— Anlat!

 

Ve anlatmaya basladi Ferhat.. Selim... Ruşen.. Ya da adi her neyse...

“Yagmurdu.. Su, toprak ve kokusu hayatin..Bilirsiniz iste, o yagmur sicagindaki toprak kokusu... Hani herkesin sevdigi.. En siir bilmezlerin bile sevdigi..

Aksam olmustu.. Dört kisiydik. Bu iki arkadas, ben ve

Sevdalisina bakti:

Kirlenmis, bit düsmüs saçlarina…

 Dudaginda yaralar patlamis ilk öpüste kabugu kalkmisti yaranin..

Agzin agzima kanamisti. Simdi yüzünde bir Ankara sonbahari. Utanç içindesin..

— Devam et!

“Nöbeti devraldim. Diger arkadaslar siginaga girdiler. Nöbet yerimde beklerken yanima geldi... O...”

Hüzün astilar yüzüne senin. Öyle bükmeyeceklerdi boynunu... Ne kadar kirlisin.. Kaç hafta oldu

yikanmayali..

 En son kampta iste.

 Ben de ayni durumdayim ya. Tuhaf o çildirtici kasintiyi duymuyorum simdi..

 Iki yil boyunca, hiçbir ögrenci evi daginikliginda, elini tutmaya bile cesaret edemeyen ben..

Bugün... Burada...

“Bir süre sonra... arkadas yanima geldi... Konusmak istedigini söyledi...”

Yok. Sigara içtigimizi hiçbir zaman bilmeyecekler, korkma... Korkudan söz ettik.. Üniversitedeki

günlerden.. Ben salak bir hasretle andim, okul kantinindeki bayat tostlari..

 Sen çiklet istedigini söyledin, simarik bir çocuk edasiyla..

Hiçbirini anlatmayacagim onlara korkma... Bana, islik çalmayi hâlâ ögrenemedigini, bu yüzden komutan arkadastan azar isittigini anlattin.. Hani o dudaklarini acemice öne

dogru uzattigin an vardi ya.. Iste belki de o an yüzünden, bugün.. burada...

Neyse, korkma cigerim benim... Bunlarin hiçbirinden söz etmeyecegim onlara.. Bizim de utandigimiz hiçbir disiplinsizligimizi bilmeyecekler.. Bir tek sevdamizi birakacagiz onlara, gerekçe olarak...

— Sonra?

Sonra konustuk biraz...”

— Ne konustunuz?

‘Hiç.. Havadan sudan seyler... Ve hareketten tabii.. Biraz da ölen arkadaslardan..

 Böyle seyler iste...” Sahi, ölen arkadaslardan da söz etmistik.. Kendini ölüme hepimizden daha çok hazirlamisti. Remzi.. Rubar.. Kerim... Ya da hangi çiçegin adiysa iste..

 Her gün birimizin yanina sokulup vasiyetini degistiriyordu, yüzünde bes yasindaki oglu Hilwan'in gülümsemesiyle: ölürsem, daglarimizdan birinin tam zirvesine gömün beni... Hangi dag olursa fark etmez..

Bizim için hepsi ayni yükseklikte.. Bir baska gün, daha büyük bir heyecanla gelirdi.. Silahini oksayarak.. Acaba silahimla birlikte gömülmeme izin verirler mi? Biliyorum, bu, bir baska arkadasa verilir ama.. Belki izin verirler?

Hatirlarsin oylamaya koymustuk bu istegini.. Ret!.. Yasasaydi Oda ret oyu kullanirdi, bunu biliyorduk. Bu istegini yerine getiremedigimize üzülmedik. Ama ölüsünü tasiyamadigimiza kahrolduk biliyorsun... Simdi bütün dag doruklarinda O'nun gömülü oldugunu düsünüyorum. Dislerinin arasinda, Hilwan 'in gülümseyen yüzü...

- Evet?

"Nöbet süresi dolunca, gidip arkadaslari uyandirdik. Onlar çikti siginaktan, biz girdik.. sigmaga

Dudagindaki yaradan daha fazla kaniyor yüzündeki utanç.. Kim bilebilirdi ki cigerim, yasamindaki ilk sevismenin böyle olacagini? Belki de bu durumda olusumuza degil, annen aklina geldigi için utaniyorsun.

Kaldir basini cigerim. Biz utanilacak bir sey... yaptik belki ama bu çagda yasamaktan daha utanç verici degil. Düsünsene cigerim, biz, insanlarimiz için dag dag dolastirdik kafamizdaki bitleri... Ve aska yenik düstük..

 Bitlerimiz kadar onurludur askimiz cigerim, kaldir basini...

- Siginakta ikiniz yalniz kaldiniz öyle mi?

"Öyle.. Yalniz..."

Gün agarinca, demistin, sen baska yere... ben baska yere.. Belki de bu sözü söylemeseydin, sabahin gelisinin ayrilik olacagini hatirlatmasaydin ve çakmasaydin gözlerini gözlerime..

kim bilir belki de burada, bu mahkemede olmazdik... Kendimden utanmistim.. çünkü o an, seni bir daha gören ihtimali her sedyen daha önemliydi...

 Önce saçlarina dokundum. Kirden pasaktan keçelesmis saçlarin, aptal sarkilardaki ipek

saçlardan daha parlak daha yumusakti. . Ve kanimdan daha sicakti, gözlerinden akittigin yaslar...

- Evet, sonra?

"Sarildik... birbirimize..

Bin yillik bir hasretle sarildim sana.. öylesine sicak, öylesi ne korkutucu.. Simsiki sarilmisken, agzini unutmaya çalisiyordum. En çok agzina ulasmaktan korku yordum ve agzinda kaybolmayi istiyordum en çok.. Ne bitmez bir sarilmaydi... öyle durduk, zaman, durusumuzdan sikilana, kollarimiz, yüregimiz yorulana dek.. Hiç konusmadan, nefes almadan..

 Yalnizca yutkunduk.. öyle gürültülü bir yutkunmaydi ki, ayaz ayaz bagirdik sanki.. önce ben, önce sen.. Sonra kollarin düstü yanina.. Ellerimi koydum dizlerine..

Ve alnin alnima dayali, öylece kaldik. Kaç yil, kaç saniye?..

 Kaldirdim basimi.. Elimle çenenden tutup, kaldirdim basini.. Ve iste agzin.. Dünyanin en acimasiz, en fasist, en tehlikeli düsmani agzin..

 Korkma, onlara öpüsmeyi bilmedigini söylemeyecegim.

- Ve cinsel...

"Evet.. Yani tam olarak sey.. Evet! Cinsel iliski kurduk Pisman degilim, utanmiyorum, övünmüyorum da... Hepimiz gibi ben de, daha yolun basinda göze almistim ölümü.

  Ama bir düsman namlusuyla ölmek isterdim... Söyleyecek baska sözüm yok."

Bak yine yagmur.. Bu agacin altinda çay içmistik geçen hafta.. Sen yoktun.. Burada ölecegimizi

düsünmemistim elbette. Dizlerimizin üstüne çökmemizi istiyor arkadaslar..

 Kaldir basini cigerim..

 Gözlerini baglamak istiyor arkadaslar..

Benimkileri de baglayin.. Sizi bu halde görmek istemem.

Kaldir basini cigerim.

 Seni ve cellatlarimi seviyorum

 Kaldir basini.

 Biz utanilacak bir sey yapmadik

 Halkimiz için savastik, birbirimiz için ölüyoruz, hepsi bu...

Kaldir basini sevgilim…

 Arkadaslar ates etmek istiyor!...

 

 

                                                 Yılmaz  ERDOĞAN (hüzünbaz sevişmeler) alıntı

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

30/5/2007 - ONBİR MERİDYENDE SÜRGÜN KEDER VE İBRİŞİM

Kategori: SIIR

 

 

Onbir Meridyende Sürgün Keder ve İbrişim


şiirin İstanbul’una giderken
on bir meridyende sürgün, keder ve ibrişim

gecenin sır olduğu camlarda
Mavi Tren uykusu
yorgun yana sır değil aksimizin
iyi bakarsan
en önde kavaklar

bir kadını anneme benzetirim
sabaha karşı üstümü örter
sabaha karşı Gevaş olaydı keşke

zeytuniye kesmiş bir çift kederle
siyah ibriğim kemerlerden
doğuya doğru gidersen
belki de Batman
yarına yetişecekmiş telaşıyla sisli
bir kontranın elinde yeni kırılmış bir dal
ve baygın petrol kokusu her akşam
bıttım kavuran çarşılar
ve faili meçhuller, evladiyelik!

ve zencefil derim en fazla Diyarbekir
ve melamin şeker kaseleri
çocuklar ilik oynar surlarında

Kızıltepe tarlaları evin bağlarken
Dicle yatağına dönüyor
kumlanmaya dinmiş aks-i suda
ayakları nemlenen şehirli kızın romantizmi
yapay ve yüzü kadar beyazdır
köylüler süt sağarken akşamına

kirli yeşil bir geceye benzer Kurtalan
bebekler sıtmaya açar gözlerini
ötesine tren gitmez bu yüzden!

en akşam-üstü Adil cevaz!
Erciş’in bir avaz yankısında
netsen sığmaz nazarına
Van Gölü evde unutulmuş bir denizdir
Van Gölü anasından ayrı, sahipsiz
Hasan Bildirici öykülerinde dingin, saydamsı
hava raporlarında mutedil dalgalı
karnında feribot gezdirir

katarlar yorulur Tatvan çıkışında
içmeler ekşi ve soğuk kaynarken
bilmem ki yol İran’a mıdır?

Suruç’ta bir gündüz düşü
alır kızların elini kirmenden
bir serap doğrulur yağmur yağdı mı
usulca uzansan Karacadağ
sıvasız evlerin eyvanından
höykürdükçe çoğalır bulutlar
gölgelir kuzeyden güneye Mardin Eşiği
yine de Nusaybin deme
ne olur, sızıyor yaramdan

yol kıyısına atılmış ceset gibi Ergani
yenikliğin kavrukluğunda yeşerir Siverek
ve fakat Silvan diyemem, ağlarım; çocukluğumun başkenti!

“Bitlis’te beş minare”
bilemezsin nasıl geçerim Başkale’den
bilemezsin nasıl ağlarım
ah canan mısın Şemdinli
ne kaçak geçtim üstünden
şimdi Bingöl’de güneşe bakarak
Malazgirt ovasından koyun peynirini
karıncalı sesimde aşk ilanlarımı
ve o mahcup Garzan Çayı’na değen ayaklarımı
Lice’nin taranmış bir kahvesinde
esmer alınlı bir ihtiyara dersem
az doğrulup Mutki tütününden sararız, biliyorum
kötü kaynamış kemiklerimiz sızlarken

ben on bir meridyeni sevmekten men
dilimde kurşun bukağı, ölüm
buhurlar içinde bir Digor sabahı

bir eksiklik omzunda
kaçakçı yetimleri gibi Dersim
ve Seyit sakallarıyla Rızo
şu giden hangimizin Besê’si?
hangimiz sivil bir aşkın kıyısında değiliz?
hangimizin bağımsız gök yüzü?
gecikmiş kırlangıçlar gibi deliyim
boşuna uslandırmayın beni!

Berivan serini bir Cizre ikindisinde
Mem û Zin hasretine banacak
Reşkotan bulguru olaydı keşke!

mutlak bir yarın ayırdım kendime
dağlarımdan damıtarak
ve yaralıyım Bagok kadar
a a h, diyorum; şu karanlık!
şu bahtım renginde utanç atmosferi:
hiçbir gelecek paklamaz seni!

ellerim bir kaşığın yörüngesinde
geç doğmuş çocuk acemiliğinde
ve tasasında dul kalmış taze gelinin

zeytuniye kesmiş kederlerde
on bir meridyen gibi hareler
her meridyeninde ölüm
her haresinde yangın
(kasten süsü verilmiş)
sürülen halkım geçiyor içinden
iyi bakarsan en önde kavaklar
ve tüten yangınların isi
dağlanmış kemerler gibi
bir çift siyah ibrişim

gecikmiş yağmurlardan geliyorum
epey ağladım sayılır
epey buhurdan ve yataklık

gönlüm köklerimi saldığım
cismim yapraklarımı açtığım yerdedir
ben
dağları taşıyorum sırtımda
ondan böyle pek!

on bir meridyende sürgün, keder ve ibrişim
on bir meridyende dinmeyen serhıldana
bütün sesimi vermişim!


                                          SELİM TEMO

Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/5/2007 - O GECELER O SABAHLAR

Kategori: YILMAZ ERDOGAN

 

 

o geceler... o sabahlar...


Geceydi. Havada kardeş bir serinlik vardı. Genç sayılmayacak kadar çocuk, çocuk sayılmayacak kadar kaygılıydık.
Ay ışıyordu... Sohbetimizin kıyısından bir dere geçiyordu. Ayın suyla öpüştüğü yerdeydik.
Geceydi... Ürperiyorduk... Kanlı heyecanlı insanlar değildik, bir roman okurunun düş kahramanlarıydık. Bizi yazanın kim olduğunu hiçbir zaman bilemeyecektik...
O dağların arkasında başka bir dünya olduğundan, aşka duyduğumuz aşktan, uzak dokunuşlardan, çaydan, ölümlerden, suya karışan ay ışığından, ayın suya muhtaçlığından, tütünden ve gidenlerden söz ettik...
Çünkü geceydi. Çünkü tenimizi bir bebeğin süt dişleriyle ısırıyordu soğuk. Çünkü yüreğimizin saati itiraf zamanını bağırıyordu.
Birbirimizin yüzünü görmüyorduk ve bu yüzden yalan söylemeye dilimiz varmıyordu.
Evet yenilmiştik... Evet kendi sahamızda... Biz hep iyi şeyler olsun istemiştik. Biz herkes bizim istediğimizi istesin istemiştik. Kurtuluşa giden yolu biliyorduk ve herkese tarif etmek istiyorduk. Aslında çok basitti... Bu yolu dosdoğru takip ettin mi varacaktın ama kimse bizi dinlemiyordu. Sesimizin volümü yetmiyor her halde diye düşünüp bağırmaya başladık. Tek başına bağırmak işe yaramayınca, ikimiz, üçümüz, binimiz, milyonumuz (aslında hiç milyon olmadık) bağırmaya başladık. Susun dediler, susmayız diye bağırdık. Susun diye bağırdılar, biz susmayız diye bağırdık.
Bir de baktık ki herkes avazı çıktığı kadar bağırıyor ve kimin ne dediği anlaşılmıyor.
İşte böyle şeylerden söz ettik...
Bıyıklarımıza asılmış erkek bir geceyi yumuşak tenli bir sabaha kavuşturmak istiyorduk.
Hani o darbe sabahı o Dağkentteki yatılı okulun penceresinden dışarı bakıp gülümseyen “siyasiler” vardı ya, hani iki gün sonra cemse cemse Diyarbakır cezaevine götürülen ve kimi bir daha hiç geri dönmeyen, kimi “keşke dönmeseydi sözüyle anılan, kimi İsveç’in buzuluna karışan...
İşte onlardan söz ettik...
“Bilmiyorum anne, birkaç gün tutup bırakacaklarmış diye duyduk ama...”
Bırakmadılar...
Hepsini tek-tek tanırdık, iyi insanlardı... Çocuk gibi güler, çocuk gibi kızarlardı... Ölmeselerdi iyi olurdu, iyi ölmediler çünkü. İyi insanlar en azından iyi ölmelidir... Çünkü hakiki bir iyiliğe ermek zordur. Ekmeğin köşesini başkasına sunmak... Sahici bir insan gibi tokalaşmak... Hiç oynamadan herkese “merhaba” demek, “Kolay gelsin hemşerim” demek zordur...
Ama iyi insanları öldürmek kolaydır. Çünkü senin için kolayca gidebilirler ölüme... O bahiste ne siyasi görüştür önemli olan, ne de kurtuluş türküleri... Ne de sert bir mukavva makamında söylenen marşlar... O seni sevdiği için, senin için, sizin için iyi bir insan olmanın raconundan ölür... ya da bir kere de senin için ölür, ne olur yani?
İyi insan, iyi insan olmaktan vazgeçmedikçe kimse yi öldürmeyi düşünmez. İyi insanın içindeki iyiyi öldürmesi zordur. Kıyamaz içindeki çocuğun öfkesine... İyi insan kimseyi öldürmez, kendisini öldürenleri bile.
İşte bunlardan söz ettik...
Kahramanların mağdur olduğu, mağdur olmaktan başka vasfı olmayan zavallıların ise kahraman sayıldığı, pis ve uzun ve karanlık geceyi adil bir sabaha kavuşturmaya çalışıyorduk.
Geceydi... Soğuktan kamaşıyorduk... O ayışıksız gecelerden söz ettik. Dere konuştuklarımızın kıyısından geçmeyi sürdürüyordu.
Hiç sevişmemişlerdi. Belki de bu yüzden ölçüsüz ve saldırgan bir şehvetle sevişir gibi dövüyor ya da dayak yiyorlardı. Onlar “mavzerlerine sevdalıydı...” Ama mavzerler onları hiçbir zaman sevmediler.
Kahramanların mastürbasyon yaptığı pis ve uzun ve ayışıksız bir geceyi namuslu bir sabaha kavuşturmaya çalışıyorduk.
Sonra şiirle fazla samimi bir gece oluşundan mıdır bilinmez, olmadık şeylerden söz ettik... İpe sapa gelmez şeyler işte... Ne bileyim bir kuşun sessiz yankısız ölümü (ne çok kuş ölür değil mi Türkçe şiirlerde)... Yalan bir şarkının listelerdeki hızlı tırmanışı... Ve ayrılık tan söz ettik elbette... El değmeden hazırlanmış, kuvözde itinayla büyütülmüş, rüştünü belgelerle ispat etmiş bir ayrılıktan. Ne saçmadır ayrılık konuşmaları ve ne çok yalan söyler ayrılanlar. Ağızlarda, yanlış tarif edilmiş bir adresi boş yere arayıp duran, yorgun ve şaşkın ve sinirli kelimeler vardır sadece...
Sonra dedik ki, yahu ne çok ayrılan ne çok aşık olan var bu naylon kafiyeli şarkılarda... Hatta bazılarında giderken alınan verilen mektuplardan bile söz ediliyor utanmadan. Hala mektup yazan kaldı mı ki?
Hakiki bir sevdayı kendi el yazısıyla saman kağıda nakşeden kaç kişi kaldı? Artık yazı, bütün romantik işaretleriyle birlikte terk etti bizi... Oysa o tırnak işareti ki hangi sözü içine alsa şahane bir tebessüme teslim ederdi.
Artık silik faks metinlerine yazılan eğri büğrü aşklar dönemi başladı. Kurşunkalem arasan bulamazsın hiçbir cebin mahremiyetinde... Şimdi kurşunkalem geçirmez aşklar zamanı...
İşte bunlardan söz ettik...
Dedim ya geceydi... Havada arkadaş bir serinlik vardı. ihtiyar denemeyecek kadar acemi, genç sayılamayacak kadar karamsardık... Ve sabahını kovalayan karanlık ve pis ve uzun ve ayışıksız gecelerden söz ettik. Sonra...
Sonra galiba tütünümüz bitti, vedalaştık.
Sabah mı? Henüz olmadı...

 

 

                                                                                y. erdoğan (hijyenik aşklar)

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Sevgi.. Sevmek... Birini, bir şeyi, bir yeri sevmek... Vatanı sevmek mesela. Bunu da çok anladığın söylenemez değil mi? Yani eğer bu, İstanbul dışında İstanbul'suz yapamamaksa, Boğazda bir balık-rakı akşamının hasretiyle kederden gebermekse mesela İsveçte, söyleyecek bir şey yok... galiba, tam olarak böyle değil istedikleri. Evet evet onlar İSTİYORLAR... Senin sevgini tartıyorlar. Vatanı onlar gibi ve onların istediği kadar sevmen gerekiyor. Aslında görülmez bir yazı Var sınır kapılarında yurdun

Kategoriler

Arkadaşlarım

unutkan
asu
kerime28
sabaruzgari
sudeasya
ozlem uzman
alike
yusuf talha
mehpareogt
delaledilemin
yagmurtuana
Blogcu Yardım
okumaca
benmasumum
nursalkimi
mavikoridor
yagmur056
sercen
guldefne
hephuzun
hayalleringemisi
mikerinos
paranteziciguncesi
elifsule
tavsantepeligenclik
zewsemal
sahra88sahra
gizledigimzindanmasallari
cananyoldas
melegimmavi
egeseda
incilenhayal
destinazilan
yolcuhmevlayagider
emeklilikhaber
hakimozgen