16/7/2007 - mim nivo

Mim_Nivo KİMDİR?
Bir çocuk Mim_Nivo... Hep çocuktu... Yine çocuk... Saçları kumral... Dümdüz... Ipıl ıpıl parlıyan bir çocuktu... Yine çocuk... Uyurken dudaklarının kavuştuğu kenarından, gerdanına doğru uyku suyu akan... Üzerindeki yeşil battaniyesinin birazı yere doğru uzanan bir çocuktu...
Telaşsız...
Umarsız...
Kirli...
Kuruyunca griye çalan çamurları suratında, ellerinde, dizlerinde taşıyan bir çocuktu... Gecenin bir yarısında ateşi çıkan... Kusan... Üşüyen... Anasının baş ucunda sabahladığı bir çocuktu... Babası işe gidince, ne gereği varsa, ağlayan... Akşam olup da dönünce mutlu olan... Yağmur birikintilerinde kağıt kayıklar yüzdürmüş... Keskince katladığı her bir uçağı yere düşmüş... Ayağına, paslı olup olmadığı ebeveynleri tarafından merak edilen, çiviler batmış... Pasın neden önemli olduğunu kavrayamamış... Kanamış bir çocuktu... Yine çocuk... Sigara görünümlü sakızlar çiğnemiş... En berbat, mikrop dolu pembe gofretleri yemiş... Leblebi tozu boğazında kalmış... Niyet çekmiş... Elvan gazozunu bir dikişte içebilmiş... Uçan balonu olmuş... Siyah okul önlüğü giymiş... Kırmızı Pinokyo bisikletine rahatça binebilecek, geniş sokaklara sahip olmuş, Bisikletinin kırmızısından utanan bir çocuktu... Yarısı apartmanlarla, yarısı bahçeli evlerle dolu mahallesi çalınmış... Çocukluğunun üzerine A, B, C blok diye kategorize edilerek, havuzlu siteler yapılmış bir çocuk... Üzerinde masmavi gökyüzünün olduğu bir çocuktu... Peçeteyle, kağıt havluyla değil elbeziyle ağzı silinmiş... Anne tarafından iyice bastırılınca daha iyi paklar diye düşünülen elbezi dokusunun ağzını acıttığı bir çocuktu... Elbezinin sabun tadının hala dudaklarında olduğu bir çocuk...
Yine çocuk...
Anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?..
Seni bize götürelim, bizim oğlumuz olur musun?..
Ve benzeri aptalca sorularla dimağı yoklanmış... Misafirliğe gidildiğinde misal muzdan, kendisine düşen adetten daha fazlasını yiyince evde olsa yemez, bir yere gidince hep böyle oluyor ana-baba utancını duymuş...
Ev sahibi kişi bir an için uzaklaştığında kaş göz işaretleriyle uyarılan, yediği muz zehir zıkkım edilmiş bir çocuktu...
Nalbura gidip bilmem kaç numara boya almış, sonra bir ton açığı olsa iyi olur tespitiyle nalbura bir kez daha gönderilmiş, yolda giderken küfretmiş...
Evde badana yapılırken mutlu olsun diye eline küçük bir fırça verilmiş, onun boyadığı yerler badanacı kişi tarafından umursanmadan tekrar boyanmış... Bu güvensizliğe anlam verememiş bir çocuktu...
Alışverişi gönderilirken verilen paranın üstüyle kendine istediğin bir şeyi alabilirsin özgürlüğü sunulmuş, eve gelindiğinde illa ki kendine ne aldın merakıyla karşılanmış...
Sen dururken annen mi gitsin ekmek almaya siteminden etkilenip, televizyondaki filmi yarım bırakarak bakkala ekmek almaya gitmiş... Evin ekmek ihtiyacı hep seyrettiği en güzel filmlere denk düşmüş... Bakkal ev arasındaki mesafede ekmeğin ucunu ısırarak gıda etmiş bir çocuktu...
Yine çocuk...
Evden çıkarken,Paran var mı? sorusuna "Hayır yok" yerine, seri şekilde "Var var" diyen, tam kapıyı kapatacakken,"Şunu da al bulunsun, lazım olur" baba sıcaklığıyla karşılaşmış bir çocuktu...
Parayı utana sıkıla alırken, paraya bakmıyormuş gibi yapan... "Valla param var yaaa" sahtekarlığına sığınmakta ısrar eden çulsuz... İçten içe "Ulan baba ne kadar anlayışlısın, sağol be ya" sessizliğinde sevinen bir çocuktu...
Yine çocuk...
Bir çocuk Mim_Nivo...
At arabalarının, kamyonetlerin arkasına takılmış... Arkadaşları tarafından "Abi takılan var, takılan var" diye gammazlanmış...
Minibüslerde, otobüslerde midesi bulanınca annesi tarafından "aklına getirme midenin bulandığını" öğüdüyle yüzleşmiş... Bu öğüdü ciddiye alıp "Aklıma getirmiycem, getirmiycem işte" diye mücadele etmiş ve bunu başaramamış bir çocuktu...
Depozitolu şişeleri evden çaktırmadan yürütüp bakkala satarak harçlığını çıkarmış... Ebe tura bir ki üç, yerden yüksek, Japon kale, dokuz aylık... gibi oyunlara doymayan... Hava kararmadan evde olması gerekmiş bir çocuktu...
Yine çocuk...
Evdeki terliklerin salon, mutfak, banyo, balkon terliği şeklinde ayrılmasına anlam veremeyen... Balkon terliğiyle odalarda, diğer terliklerle balkonda dolaştığında azarlanmış bir çocuktu...
Yine çocuk...
Banyo yapmayı sevmeyen... Taşa oturunca gerçekten karnı ağrıyan... Acıkınca eve şöyle bir uğrayıp ekmeğin arasına domates destekli bir şeyler koydurarak evden bir çırpıda çıkan... Evden çıkarken ayakkabıların giyilmesi esnasında ekmeği yanından dişleyerek ağzında tutan... Çıtalı uçurtma yapmayı asla öğrenemediğinden, marangozdan yalvar yakar aldığı çıtaları mahallenin abilerine gözü kapalı teslim eden bir çocuktu...
Bir çocuk Mim_Nivo... Ağlamaktan utanmayan... Akşama köfte, patates kızartması yapıldı mı sevinçten deli olan... Köfteleri, patatesleri yerken yarına kalma ihtimalini düşünen... Ertesi gün buzdolabını açtığında bir tane olsun köfteye rastlayamayan... Tek tük kalmış, pörsümüş patateslere tenezzül etmeyen bir çocuktu...
Yine çocuk...
Bütün spor ayakkabılarına"esem spor" denilen... Ayakkabı bağlamayı geç öğrenmiş...
Kış günlerinde pantolonunun altına zorla külotlu çorap giydirilmiş... Arabaların şoför tarafındaki camlarından içeriye dikkatlice bakarak "arabanın kaç yaptığını" öğrenmekten keyif alan... "Kızların içinde kızılcık bebek" küçümseyişini fazlasıyla tatmış bir çocuktu...
Yine çocuk...
Bir çocuk Mim_Nivo... Düğünlere götürülmüş... Düğünlerde mahalli sanatçının "anneler babalar çocuklarınızı yanınıza alın" uyarısıyla sahneden alınmış... Sonra tekrar sahneye fırlamış... Adını bilmeyenlerin "Küçüüüükkkkkkk... Şişşşştttt küçüüüükkk" seslenişine maruz kalmış bir çocuktu...
Bir çocuk... Kocaman kocaman sevdaları olan... Hep en kudretli kendisinin aşık olduğunu sanan, öylesine bir çocuktu...
Yine çocuk...
Daha ne olsun... Nasıl söylesem?.. Nasıl anlatsam?.. Pasaklıdır mesela... Dağınık... Hep dağınık... Kendisini dağıtacak sevdaları kolay bulması bundan belki... Belki bundan iflah olmaz bir gönül adamı... Dağınık...
Ruhu, Beyni, Mekanı, Her yeri dağınık... Öyle biri... Yalancı...
Kendisini kandıracak kadar yalancı... Hiç bir hayali yok... Olmadı... Olmayacak da... Asabi... Sabırsız... Ama en çok da dağınık... Ruhu... Beyni... Mekanı... Her yeri dağınık... Öyle biri...
Öylesine yaşıyor...
Öylesine...
Öyle..
Bir çocuk Mim_Nivo...
Yine çocuk...
Hep çocuk...
Hep...
Herkes kadar çocuk...
Herkes...
YiNe GiRYaN YiNe Yad
|
|
Yorum (9) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/6/2007 - HİJYENİK AŞKLAR

hijyenik aşklar
Amacım hep komik şeyler yazmaktı... Hayatı çekilir kılmak için yanıma biraz mizah almıştım... Fazlasını size verecektim... Yolda yersiniz diye... Yaşarken... En kızdırıcı durumlardan bile kahkaha elde edecektim. Gülecektiniz ben kızdıkça... Derin çelişkilerle eğlenecektiniz. Manik tarafımı sunacaktım size, depresifliğimden sakınacaktım sizi. Ben Gürbüz Vural’dım çünkü... Tam bir “özel isim” bile sayılmayan... Adımın ilk harfinin büyük yazılması beni özel isim yapmaya yetmiyor çünkü “ismini ilk kez duyduğunuz ama hepinizin tanıdığı” ve sanal hayatlarımıza sunulan bir gölgeydim ben... Nasıl ve neden bir veda ikliminde yazıyorum bu satırları bilmem... Dedim ya depresif tarafıma denk geldiniz işte... Neden bugün böyleyim bilmem... Belki de bir ocak ayının olmadık bir çarşambasında beklenmedik bir güneş çıktı ortaya, ondandır... Hava çok güzeldi ve ortada komik bir şey yoktu. Hava nasıl güzel ve ben nasıl depresifim... İyi havalan sevmez şairler. Yağmur çocuğudur onlar... İyi havalar iyi gelmez has şairlere... Orhan Veli’nin “mahfını” hatırlayın... Ve bir de şimdiki planlı hijyenik sevda karikatürlerinizi düşünün. Her şey daha önce yaşanmış... Kullanılmış ilişkilerdeki ikinci el ucuzluğunu aşk zannediyoruz... Hayır o sözler söylendi... Hayır o şarkıya ağlandı daha önce... Hayır o çiçekler birer pahalı klişeden ibaret... Kırmızı gül aşk demekmiş! Yok ya? Bütün aşklar aynı şey demek değil ki! Sarı gül ayrılık anlamına gelirmiş! Hadi oradan! Kim uyduruyor bunları! Hangi çiçek toptancısı isim verebiliyor binlerce şairin milyon yıldır adlandıramadığı şeylere? Aşkı, ayrılığı, sevdayı şairlerden daha kolay anlatıyor çiçekçiler! Parasını ödeyin yeter... Doğum günlerini, evlilik yıldönümlerini bir hafta önceden hatırlayın yeter... Yerli yerinde olsun klişeleriniz... Şarabınız ve mumlarınız hazır olsun...
Sevmek için iyi bir yürekten çok aksesuarlarınızın tam olması önemlidir... Ben bu “özel” günleri hep unuttum... Yani mart ayının herhangi bir günü “birlikte olduk’ diye sene-i devriyesini neden kutlayalım ki? İnsan nasıl berbat bir duruma düşer bazen... Eve girersin, ışıklar söndürülmüş, mumlar yanmaktadır... O saniye anlarsın, o gün senin unuttuğun, bir “özel” gündür... Allah’ım neydi bugün? Ayın kaçıydı? Daha da önemlisi hangi aydayız? Hep küstüler bana hayatım boyunca... Sevmedim, sevdiysem de önemsemedim zannettiler... Yanıldılar... Seviyordum, önemsiyordum Önemsemediğim, daha doğrusu anlamadığım klişelerdi. Sevdam fazla sadeydi. Aksesuarlarım eksikti. Hala da eksiktir... Ve şimdiki sevdalanmalar fast food hızında... Hızın içinde yitirilen güzelim bir yavaşlık... Daha yavaştık eskiden... Demleye demleye konuşuyor, seviyorduk... Hemen sevişmiyorduk... Karpuz yemek için efendi gibi temmuz ayını bekliyorduk. Yetimdi gecelerimiz. Sigaralara zulüm, kül tablalarına yük...
Etimizden alıyorduk etimizin tadını. Seviyorduk. Sevişiyorduk.
Bazen sadece sevişmeyi seviyorduk. Kalabalık geceleri bekleyen yalnız kahvaltılar için hep acele ediyorduk. Yağsız beyaz peynir tadında ilişkiler kuruyorduk. Seviyorduk. Sevmeyi seviyorduk. Bazı elele yürüyüşlerde keşke yağmur yağsın istiyorduk. Hangi sevdanın üstüne yağmur yağsa, biz onu aşk belliyorduk. Hijyene önem vermiyorduk. Beyaz çarşafların üstündeki lekeler aşklarımızın haritalarıydı.
Hangisi biz, hangisi yavru vatan oradan anlıyorduk. Bekliyorduk... Kantinde, durakta, evde... Bir sevda enstitüsünün ekstern öğrencileriydik.
Devam mecburiyetimiz yoktu. O zaman çıkan hangi kaset Samatya ’yı anlamlı ve aşklı kılıyorsa onu dinliyorduk. Biliyorduk ki o şarkıyı altı yıl sonra duyduğumuzda bir Samatya sevişmesini yeniden yaşayacaktık... Parasızdık. Paraya para demiyorduk. Para kendini bir şey zannediyordu ama biz ona ismiyle hitap ediyorduk. Kimde varsa ondan harcıyorduk. Sevda girişimlerimizden para üstü almıyorduk. Kirliydik. Ter kokuyorduk. Ülke sorunlarını konuşarak sevişmelere yol açıyorduk Ülkemizi ve tenlerimizi seviyorduk. Çok ağlıyorduk sonra. Adam. gibi, aşık gibi, sarhoş gibi ağlıyorduk... Tarihi geçmiş gazetelerin üstüne seriyorduk neyimiz varsa... Kitaplarımız, parasızlığımız, sevdalarımız, türkülerimiz... Sonra söndürdük sigaralarımızı ekonomi sayfasının hiç okumadığımız bir köşesine, ayrıldık... Kaça ayrıldık şimdi hatırlamıyorum ama ayrıldık! Yürüdü zaman sevdasızlığımızın üstüne. Unuttuk! Kuşku, sorumluluk, tedirginlik ve hesapçılıktan oluşan yeni bir arkadaş grubu... Ve bir durumu önceden bilmenin paslı rehaveti... Şimdi elimizde kalanlar bunlar. Sonunu bildiğimiz sevişmelere başlamıyoruz artık. Koku bizi uzaklaştırıyor. Kokularımız birbirine düşman. Hijyene önem veriyoruz ve çarşaflarımız sakız gibi. O güzelim lekeler yüreklerimizde kaldı...
Yılmaz ERDOĞAN (hijyenik aşklar)
|
|
Yorum (8) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
3/6/2007 - KALDIR BAŞINI CİĞERİM

KALDIR BASINI CIGERIM.
Buyurdular… Masanın ardına dizilmişlerdi... Aklin gözyaşlarını yutkunduğu bir susuzluktu.. Her şeyi tekrar-tekrar duymak istediler…
Ayağa kalktı. Hiçbir pusuda, bedenine bu kadar ağır gelmemisti bacaklari. Havada bir yilan tedirginligi vardi.
Konusmuyorlardi masanin ardindakiler, islik çaliyorlardi..
Bir sevdalisina bakti, bir masanin ardindakilere..
—Anlat!
Konusmuyorlardi. Kuru bir marsin, yipranmis, derisi soyulmus nakaratini söylüyorlardi. Sevdalisina bakti:
Basi önünde, düsleri ölü kuslar evinde...
— Anlat!
Ve anlatmaya basladi Ferhat.. Selim... Ruşen.. Ya da adi her neyse...
“Yagmurdu.. Su, toprak ve kokusu hayatin..Bilirsiniz iste, o yagmur sicagindaki toprak kokusu... Hani herkesin sevdigi.. En siir bilmezlerin bile sevdigi..
Aksam olmustu.. Dört kisiydik. Bu iki arkadas, ben ve
Sevdalisina bakti:
Kirlenmis, bit düsmüs saçlarina…
Dudaginda yaralar patlamis ilk öpüste kabugu kalkmisti yaranin..
Agzin agzima kanamisti. Simdi yüzünde bir Ankara sonbahari. Utanç içindesin..
— Devam et!
“Nöbeti devraldim. Diger arkadaslar siginaga girdiler. Nöbet yerimde beklerken yanima geldi... O...”
Hüzün astilar yüzüne senin. Öyle bükmeyeceklerdi boynunu... Ne kadar kirlisin.. Kaç hafta oldu
yikanmayali..
En son kampta iste.
Ben de ayni durumdayim ya. Tuhaf o çildirtici kasintiyi duymuyorum simdi..
Iki yil boyunca, hiçbir ögrenci evi daginikliginda, elini tutmaya bile cesaret edemeyen ben..
Bugün... Burada...
“Bir süre sonra... arkadas yanima geldi... Konusmak istedigini söyledi...”
Yok. Sigara içtigimizi hiçbir zaman bilmeyecekler, korkma... Korkudan söz ettik.. Üniversitedeki
günlerden.. Ben salak bir hasretle andim, okul kantinindeki bayat tostlari..
Sen çiklet istedigini söyledin, simarik bir çocuk edasiyla..
Hiçbirini anlatmayacagim onlara korkma... Bana, islik çalmayi hâlâ ögrenemedigini, bu yüzden komutan arkadastan azar isittigini anlattin.. Hani o dudaklarini acemice öne
dogru uzattigin an vardi ya.. Iste belki de o an yüzünden, bugün.. burada...
Neyse, korkma cigerim benim... Bunlarin hiçbirinden söz etmeyecegim onlara.. Bizim de utandigimiz hiçbir disiplinsizligimizi bilmeyecekler.. Bir tek sevdamizi birakacagiz onlara, gerekçe olarak...
— Sonra?
Sonra konustuk biraz...”
— Ne konustunuz?
‘Hiç.. Havadan sudan seyler... Ve hareketten tabii.. Biraz da ölen arkadaslardan..
Böyle seyler iste...” Sahi, ölen arkadaslardan da söz etmistik.. Kendini ölüme hepimizden daha çok hazirlamisti. Remzi.. Rubar.. Kerim... Ya da hangi çiçegin adiysa iste..
Her gün birimizin yanina sokulup vasiyetini degistiriyordu, yüzünde bes yasindaki oglu Hilwan'in gülümsemesiyle: ölürsem, daglarimizdan birinin tam zirvesine gömün beni... Hangi dag olursa fark etmez..
Bizim için hepsi ayni yükseklikte.. Bir baska gün, daha büyük bir heyecanla gelirdi.. Silahini oksayarak.. Acaba silahimla birlikte gömülmeme izin verirler mi? Biliyorum, bu, bir baska arkadasa verilir ama.. Belki izin verirler?
Hatirlarsin oylamaya koymustuk bu istegini.. Ret!.. Yasasaydi Oda ret oyu kullanirdi, bunu biliyorduk. Bu istegini yerine getiremedigimize üzülmedik. Ama ölüsünü tasiyamadigimiza kahrolduk biliyorsun... Simdi bütün dag doruklarinda O'nun gömülü oldugunu düsünüyorum. Dislerinin arasinda, Hilwan 'in gülümseyen yüzü...
- Evet?
"Nöbet süresi dolunca, gidip arkadaslari uyandirdik. Onlar çikti siginaktan, biz girdik.. sigmaga
Dudagindaki yaradan daha fazla kaniyor yüzündeki utanç.. Kim bilebilirdi ki cigerim, yasamindaki ilk sevismenin böyle olacagini? Belki de bu durumda olusumuza degil, annen aklina geldigi için utaniyorsun.
Kaldir basini cigerim. Biz utanilacak bir sey... yaptik belki ama bu çagda yasamaktan daha utanç verici degil. Düsünsene cigerim, biz, insanlarimiz için dag dag dolastirdik kafamizdaki bitleri... Ve aska yenik düstük..
Bitlerimiz kadar onurludur askimiz cigerim, kaldir basini...
- Siginakta ikiniz yalniz kaldiniz öyle mi?
"Öyle.. Yalniz..."
Gün agarinca, demistin, sen baska yere... ben baska yere.. Belki de bu sözü söylemeseydin, sabahin gelisinin ayrilik olacagini hatirlatmasaydin ve çakmasaydin gözlerini gözlerime..
kim bilir belki de burada, bu mahkemede olmazdik... Kendimden utanmistim.. çünkü o an, seni bir daha gören ihtimali her sedyen daha önemliydi...
Önce saçlarina dokundum. Kirden pasaktan keçelesmis saçlarin, aptal sarkilardaki ipek
saçlardan daha parlak daha yumusakti. . Ve kanimdan daha sicakti, gözlerinden akittigin yaslar...
- Evet, sonra?
"Sarildik... birbirimize..
Bin yillik bir hasretle sarildim sana.. öylesine sicak, öylesi ne korkutucu.. Simsiki sarilmisken, agzini unutmaya çalisiyordum. En çok agzina ulasmaktan korku yordum ve agzinda kaybolmayi istiyordum en çok.. Ne bitmez bir sarilmaydi... öyle durduk, zaman, durusumuzdan sikilana, kollarimiz, yüregimiz yorulana dek.. Hiç konusmadan, nefes almadan..
Yalnizca yutkunduk.. öyle gürültülü bir yutkunmaydi ki, ayaz ayaz bagirdik sanki.. önce ben, önce sen.. Sonra kollarin düstü yanina.. Ellerimi koydum dizlerine..
Ve alnin alnima dayali, öylece kaldik. Kaç yil, kaç saniye?..
Kaldirdim basimi.. Elimle çenenden tutup, kaldirdim basini.. Ve iste agzin.. Dünyanin en acimasiz, en fasist, en tehlikeli düsmani agzin..
Korkma, onlara öpüsmeyi bilmedigini söylemeyecegim.
- Ve cinsel...
"Evet.. Yani tam olarak sey.. Evet! Cinsel iliski kurduk Pisman degilim, utanmiyorum, övünmüyorum da... Hepimiz gibi ben de, daha yolun basinda göze almistim ölümü.
Ama bir düsman namlusuyla ölmek isterdim... Söyleyecek baska sözüm yok."
Bak yine yagmur.. Bu agacin altinda çay içmistik geçen hafta.. Sen yoktun.. Burada ölecegimizi
düsünmemistim elbette. Dizlerimizin üstüne çökmemizi istiyor arkadaslar..
Kaldir basini cigerim..
Gözlerini baglamak istiyor arkadaslar..
Benimkileri de baglayin.. Sizi bu halde görmek istemem.
Kaldir basini cigerim.
Seni ve cellatlarimi seviyorum
Kaldir basini.
Biz utanilacak bir sey yapmadik
Halkimiz için savastik, birbirimiz için ölüyoruz, hepsi bu...
Kaldir basini sevgilim…
Arkadaslar ates etmek istiyor!...
Yılmaz ERDOĞAN (hüzünbaz sevişmeler) alıntı
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
30/5/2007 - ONBİR MERİDYENDE SÜRGÜN KEDER VE İBRİŞİM

Onbir Meridyende Sürgün Keder ve İbrişim
şiirin İstanbul’una giderken on bir meridyende sürgün, keder ve ibrişim
gecenin sır olduğu camlarda Mavi Tren uykusu yorgun yana sır değil aksimizin iyi bakarsan en önde kavaklar
bir kadını anneme benzetirim sabaha karşı üstümü örter sabaha karşı Gevaş olaydı keşke
zeytuniye kesmiş bir çift kederle siyah ibriğim kemerlerden doğuya doğru gidersen belki de Batman yarına yetişecekmiş telaşıyla sisli bir kontranın elinde yeni kırılmış bir dal ve baygın petrol kokusu her akşam bıttım kavuran çarşılar ve faili meçhuller, evladiyelik!
ve zencefil derim en fazla Diyarbekir ve melamin şeker kaseleri çocuklar ilik oynar surlarında
Kızıltepe tarlaları evin bağlarken Dicle yatağına dönüyor kumlanmaya dinmiş aks-i suda ayakları nemlenen şehirli kızın romantizmi yapay ve yüzü kadar beyazdır köylüler süt sağarken akşamına
kirli yeşil bir geceye benzer Kurtalan bebekler sıtmaya açar gözlerini ötesine tren gitmez bu yüzden!
en akşam-üstü Adil cevaz! Erciş’in bir avaz yankısında netsen sığmaz nazarına Van Gölü evde unutulmuş bir denizdir Van Gölü anasından ayrı, sahipsiz Hasan Bildirici öykülerinde dingin, saydamsı hava raporlarında mutedil dalgalı karnında feribot gezdirir
katarlar yorulur Tatvan çıkışında içmeler ekşi ve soğuk kaynarken bilmem ki yol İran’a mıdır?
Suruç’ta bir gündüz düşü alır kızların elini kirmenden bir serap doğrulur yağmur yağdı mı usulca uzansan Karacadağ sıvasız evlerin eyvanından höykürdükçe çoğalır bulutlar gölgelir kuzeyden güneye Mardin Eşiği yine de Nusaybin deme ne olur, sızıyor yaramdan
yol kıyısına atılmış ceset gibi Ergani yenikliğin kavrukluğunda yeşerir Siverek ve fakat Silvan diyemem, ağlarım; çocukluğumun başkenti!
“Bitlis’te beş minare” bilemezsin nasıl geçerim Başkale’den bilemezsin nasıl ağlarım ah canan mısın Şemdinli ne kaçak geçtim üstünden şimdi Bingöl’de güneşe bakarak Malazgirt ovasından koyun peynirini karıncalı sesimde aşk ilanlarımı ve o mahcup Garzan Çayı’na değen ayaklarımı Lice’nin taranmış bir kahvesinde esmer alınlı bir ihtiyara dersem az doğrulup Mutki tütününden sararız, biliyorum kötü kaynamış kemiklerimiz sızlarken
ben on bir meridyeni sevmekten men dilimde kurşun bukağı, ölüm buhurlar içinde bir Digor sabahı
bir eksiklik omzunda kaçakçı yetimleri gibi Dersim ve Seyit sakallarıyla Rızo şu giden hangimizin Besê’si? hangimiz sivil bir aşkın kıyısında değiliz? hangimizin bağımsız gök yüzü? gecikmiş kırlangıçlar gibi deliyim boşuna uslandırmayın beni!
Berivan serini bir Cizre ikindisinde Mem û Zin hasretine banacak Reşkotan bulguru olaydı keşke!
mutlak bir yarın ayırdım kendime dağlarımdan damıtarak ve yaralıyım Bagok kadar a a h, diyorum; şu karanlık! şu bahtım renginde utanç atmosferi: hiçbir gelecek paklamaz seni!
ellerim bir kaşığın yörüngesinde geç doğmuş çocuk acemiliğinde ve tasasında dul kalmış taze gelinin
zeytuniye kesmiş kederlerde on bir meridyen gibi hareler her meridyeninde ölüm her haresinde yangın (kasten süsü verilmiş) sürülen halkım geçiyor içinden iyi bakarsan en önde kavaklar ve tüten yangınların isi dağlanmış kemerler gibi bir çift siyah ibrişim
gecikmiş yağmurlardan geliyorum epey ağladım sayılır epey buhurdan ve yataklık
gönlüm köklerimi saldığım cismim yapraklarımı açtığım yerdedir ben dağları taşıyorum sırtımda ondan böyle pek!
on bir meridyende sürgün, keder ve ibrişim on bir meridyende dinmeyen serhıldana bütün sesimi vermişim!
SELİM TEMO
|
|
Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
23/5/2007 - O GECELER O SABAHLAR

o geceler... o sabahlar...
Geceydi. Havada kardeş bir serinlik vardı. Genç sayılmayacak kadar çocuk, çocuk sayılmayacak kadar kaygılıydık. Ay ışıyordu... Sohbetimizin kıyısından bir dere geçiyordu. Ayın suyla öpüştüğü yerdeydik. Geceydi... Ürperiyorduk... Kanlı heyecanlı insanlar değildik, bir roman okurunun düş kahramanlarıydık. Bizi yazanın kim olduğunu hiçbir zaman bilemeyecektik... O dağların arkasında başka bir dünya olduğundan, aşka duyduğumuz aşktan, uzak dokunuşlardan, çaydan, ölümlerden, suya karışan ay ışığından, ayın suya muhtaçlığından, tütünden ve gidenlerden söz ettik... Çünkü geceydi. Çünkü tenimizi bir bebeğin süt dişleriyle ısırıyordu soğuk. Çünkü yüreğimizin saati itiraf zamanını bağırıyordu. Birbirimizin yüzünü görmüyorduk ve bu yüzden yalan söylemeye dilimiz varmıyordu. Evet yenilmiştik... Evet kendi sahamızda... Biz hep iyi şeyler olsun istemiştik. Biz herkes bizim istediğimizi istesin istemiştik. Kurtuluşa giden yolu biliyorduk ve herkese tarif etmek istiyorduk. Aslında çok basitti... Bu yolu dosdoğru takip ettin mi varacaktın ama kimse bizi dinlemiyordu. Sesimizin volümü yetmiyor her halde diye düşünüp bağırmaya başladık. Tek başına bağırmak işe yaramayınca, ikimiz, üçümüz, binimiz, milyonumuz (aslında hiç milyon olmadık) bağırmaya başladık. Susun dediler, susmayız diye bağırdık. Susun diye bağırdılar, biz susmayız diye bağırdık. Bir de baktık ki herkes avazı çıktığı kadar bağırıyor ve kimin ne dediği anlaşılmıyor. İşte böyle şeylerden söz ettik... Bıyıklarımıza asılmış erkek bir geceyi yumuşak tenli bir sabaha kavuşturmak istiyorduk. Hani o darbe sabahı o Dağkentteki yatılı okulun penceresinden dışarı bakıp gülümseyen “siyasiler” vardı ya, hani iki gün sonra cemse cemse Diyarbakır cezaevine götürülen ve kimi bir daha hiç geri dönmeyen, kimi “keşke dönmeseydi sözüyle anılan, kimi İsveç’in buzuluna karışan... İşte onlardan söz ettik... “Bilmiyorum anne, birkaç gün tutup bırakacaklarmış diye duyduk ama...” Bırakmadılar... Hepsini tek-tek tanırdık, iyi insanlardı... Çocuk gibi güler, çocuk gibi kızarlardı... Ölmeselerdi iyi olurdu, iyi ölmediler çünkü. İyi insanlar en azından iyi ölmelidir... Çünkü hakiki bir iyiliğe ermek zordur. Ekmeğin köşesini başkasına sunmak... Sahici bir insan gibi tokalaşmak... Hiç oynamadan herkese “merhaba” demek, “Kolay gelsin hemşerim” demek zordur... Ama iyi insanları öldürmek kolaydır. Çünkü senin için kolayca gidebilirler ölüme... O bahiste ne siyasi görüştür önemli olan, ne de kurtuluş türküleri... Ne de sert bir mukavva makamında söylenen marşlar... O seni sevdiği için, senin için, sizin için iyi bir insan olmanın raconundan ölür... ya da bir kere de senin için ölür, ne olur yani? İyi insan, iyi insan olmaktan vazgeçmedikçe kimse yi öldürmeyi düşünmez. İyi insanın içindeki iyiyi öldürmesi zordur. Kıyamaz içindeki çocuğun öfkesine... İyi insan kimseyi öldürmez, kendisini öldürenleri bile. İşte bunlardan söz ettik... Kahramanların mağdur olduğu, mağdur olmaktan başka vasfı olmayan zavallıların ise kahraman sayıldığı, pis ve uzun ve karanlık geceyi adil bir sabaha kavuşturmaya çalışıyorduk. Geceydi... Soğuktan kamaşıyorduk... O ayışıksız gecelerden söz ettik. Dere konuştuklarımızın kıyısından geçmeyi sürdürüyordu. Hiç sevişmemişlerdi. Belki de bu yüzden ölçüsüz ve saldırgan bir şehvetle sevişir gibi dövüyor ya da dayak yiyorlardı. Onlar “mavzerlerine sevdalıydı...” Ama mavzerler onları hiçbir zaman sevmediler. Kahramanların mastürbasyon yaptığı pis ve uzun ve ayışıksız bir geceyi namuslu bir sabaha kavuşturmaya çalışıyorduk. Sonra şiirle fazla samimi bir gece oluşundan mıdır bilinmez, olmadık şeylerden söz ettik... İpe sapa gelmez şeyler işte... Ne bileyim bir kuşun sessiz yankısız ölümü (ne çok kuş ölür değil mi Türkçe şiirlerde)... Yalan bir şarkının listelerdeki hızlı tırmanışı... Ve ayrılık tan söz ettik elbette... El değmeden hazırlanmış, kuvözde itinayla büyütülmüş, rüştünü belgelerle ispat etmiş bir ayrılıktan. Ne saçmadır ayrılık konuşmaları ve ne çok yalan söyler ayrılanlar. Ağızlarda, yanlış tarif edilmiş bir adresi boş yere arayıp duran, yorgun ve şaşkın ve sinirli kelimeler vardır sadece... Sonra dedik ki, yahu ne çok ayrılan ne çok aşık olan var bu naylon kafiyeli şarkılarda... Hatta bazılarında giderken alınan verilen mektuplardan bile söz ediliyor utanmadan. Hala mektup yazan kaldı mı ki? Hakiki bir sevdayı kendi el yazısıyla saman kağıda nakşeden kaç kişi kaldı? Artık yazı, bütün romantik işaretleriyle birlikte terk etti bizi... Oysa o tırnak işareti ki hangi sözü içine alsa şahane bir tebessüme teslim ederdi. Artık silik faks metinlerine yazılan eğri büğrü aşklar dönemi başladı. Kurşunkalem arasan bulamazsın hiçbir cebin mahremiyetinde... Şimdi kurşunkalem geçirmez aşklar zamanı... İşte bunlardan söz ettik... Dedim ya geceydi... Havada arkadaş bir serinlik vardı. ihtiyar denemeyecek kadar acemi, genç sayılamayacak kadar karamsardık... Ve sabahını kovalayan karanlık ve pis ve uzun ve ayışıksız gecelerden söz ettik. Sonra... Sonra galiba tütünümüz bitti, vedalaştık. Sabah mı? Henüz olmadı...
y. erdoğan (hijyenik aşklar)
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
22/5/2007 - TAPINAKLAR DA DEĞİŞTİ TANRI(LAR) DA

TAPINAKLAR DA DEĞİŞTİ TANRI(LAR) DA “Sunaklara tükürdüler, tapınaklar da değişti, Tanrı(lar)da… para kadın siyaset. Kimse koruyamaz artık sevabını.” Ben bu zahmeti kendime verecek insan değildim. Kaç zamandır gözlerim yanıyordu. Sabahın köründe ayaklandım. Bir şeyler ters gidecek havadan belli…Hava buz, hava köpekleri bile dondurur. Ağzım yüzüm buz kesmiş. Şimdi beni bu soğukta kim adam edecek…bütün ayarım kaçmış. Nerden anlattım göz muayenesine gideceğimi. Meğer bütün akrabaların gözünde bir görmezlik varmış. Herkes kendi ağrısında… Köpekler gibi pişmanım, bir sefer çıktım yola. Ciğerlerim neredeyse aforoz edecek beni. Yüzümde hıyar gibi bir ifade… böyle zamanlarda hiç sevmiyorum kendimi. Bütün ihtimaller ve hava sıfırı gösteriyor. Hastaneye vardık, o soğukta önümüzde on kişi var. Şu sıra kuyruğu yokmu…ihtiyarları deviriyor. Beni ne yapacak Allah bilir. (Sağlık karnesini sıraya bırakıyorlar. İlk gelen en alta bırakıyor sonra gelen bir üstüne, öyle öyle sıra uzayıp gidiyor. Hemşire geldiğinde bütün karneleri avuçlayıp ters çeviriyor. En alttaki ilk sıraya geçiyor. Öyle saçma sapan bir sistem… kağıt, evrak cennetinde elimizde evraklar…yavşamadan iş yürümüyor.) ............................... İhtiyarın biri karnelerin yeriyle oynuyor. Ortalık karışıyor, herkes sırasını korumaya çalışıyor. Yetişiyorum –ki ben bu kadar tahammül sahibi bir insan olduğumu yeni anlıyorum. Herkes birbirini hizaya sokmaya çalışıyor.Arıyorum karneler yok, benim karnemle birlikte diğer dört karne de yok… (akrabalar rahat, her şeyle ben uğraşıyorum.) bir türlü kurtaramıyorum karneleri, ah! O kadınlar nasıl çirkefleşiyorlar menfaatleri yerine gelmeyince…ve çirkef kocaları oluyor o kadınların. Aynı anda iki ucu boklu değnek… Sunaklara tükürmüşler, tapınaklar da değişmiş Tanrı(lar) da…para, kadın, siyaset. ( Bir saat önce o kadınların kocalarıyla, her yanı basık bir bekleme salonunda aynı burundan nefes almışım. Biliyorum nasıl çirkefleşebileceklerini. Biri Süleyman Demirel’den bahsediyor, biri MHP’nin siyasi yükselişinden, biri yeni siyasi akımdan…bu boktan muhabbetin kenarında kalmak için binlerce akrobasi yapıyorum…ama biliyorum bu bok kokusu bana da bulaşacak... Arada bir adamlardan biri bana dönüp iğrenç bir şiveyle, “öyle değil mi yiğenim” diyor.) Allah’ım aklımı koru. Şimdi dışarıda nasılda çirkefler. Bin kavga buluyorum karneleri. Ama sıraya sokamıyorum. Öfkem tavanda…hay ben sizin gibi insanların. Alıyorum karnelerin hepsini. Bağırıyorum sağa sola...deliler gibi. Kadın-erkek hepsinin façasını bozuyorum. Ama nafile! adamın biri kurbanlık boğa gibi davranıyor bana. Kocaman pençelerini göğsüme bastırıp diğer tarafa itiyor beni. Tutuyorum adamın elinden, adam babam yaşında: Bütün halk galeyana geliyor, hepsi birden üstüme yürüyor. O kadar kalabalıklar ki şaşırıyorum. Birden tüyleri yolunacak kaz gibi hissediyorum kendimi. Bir daha bağırıyorum, bu sefer çok daha şiddetli bağırıyorum. Hepsini püskürtüyorum. Yine de sıramı koruyamıyorum çok daha gerilerden alabiliyorum sırayı… hiçbirinin gözü rahatsız değil, hepsinin gözü açık. İşlerin ters gideceği havadan belliydi...Üstüm başım bok kokusu…biliyordum üstüme bulaşacağını. Sefil sefil çekiliyorum kenara.Allah’ım ben ne yapıyorum diyorum içimden. Sıra bana geliyor kırkdört numara.Allahım! sen aklımı koru... Şimdi ben bu kalabalığı bozmaz mıyım. ............................. Hemşire alıyor sağlık(!) karnemi…sigortaya kayıtlı değil diyor. Şimdi ben bu kadar eziyeti boşuna mı çektim. Gamlı eşşekler gibi anırmak istiyorum. Neredeyse meydan savaşı verdim. Yanıma aptallığı kar kalıyor. Hay ben böyle sistemin. Ama gözlerim hala yanıyor…ağlasam mı anıra anıra eşşekliğime.
HAKİM ÖZGEN
bizleri yazılarıyla yalnız bırakmayan HAKİM kardeşime sevgilerimi gönderiyorum...
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
15/5/2007 - KADINIM (şiir etkinlikleri)

KADINIM
selda'ya...
Köhne bir yük katarı gibi ayak parmaklarımızı ezerek önümüz sıra geçen bu yorgun asır, bizim asrımız değildi.
Korkarım, tozu dumana katarak pürtelaş gelen yenisi de, o imanla beklediğimiz ahengin asrı olmayacak.
Raylar üstünde alelade bir tımarhane bu...
... tıklım tıkış vagonlarında vahşi bir itiş kakış; dumanında genzi yakan bir ihtiras kokusu...
Şüphesiz zamanla bu cinnet de ufukta yitip gidecek; lakin bizim için başka katar yok ömrümüzün içinden geçecek.
Görünen o ki kadınım, seninle biz, "hayat" denen bu metruk peronda, üzerinde adres yazmayan mektuplar gibi bekleşip, aşkımızı acılardan damıtarak yaşlanacağız.
* * *
Öyle bir çağdayız ki, insanoğlu geçen asır düşünü gördüğü "denizler altında 20 bin fersah" yolu kat edip, "arzın merkezine" yaklaştıkça, uzaklaştı insanlığından...
Kalabalıklaştıkça arttı kayıtsızlığın ıssızlığı...
Her bineni ise bulayan sefil bir trenle onun borsadan başka tapınak, paradan başka tanrı tanımayan son yolcuları, kainatın raylarındaki şiiri, ilhamı, aşkı ezip geçti.
"Ah o gönül şarkıları" sustu önce...
Sonra, sevdaların ömrü kısaldı; tadı kaçtı hasretin, şehvetin harı söndü.
Sanal posta kutusu, mektubu öldürdü; bak, bir tek satır yok kalemimden sana kalacak.
Silinip gidiyor telefondaki aşk mesajları; "seni seviyorum", -ki amentüsüdür itiraf gecelerinin- parfüm sıkılmış plastik bir gül dalının teybinde tutsak...
Korkuyorum gülüm; "Seni seviyorum" desem sana, plastik kokacak.
* * *
A kadınım,
A hüznümün bançesi!..
Görmem mi sanırsın; sesi kısık gözlerinin nicedir... dudakların buselere sağır...
Oysa ben, haykırmak için sesine, solumak için nefesine muhtacım.
Bilsen neler verirdim bakışlarından o kederi silebilmek, sana itimadın hazzını yeniden verebilmek için...
Lakin öyle bir tufana yakalandık ki, birbirimize kavuşmak için çekiştirdiğimiz kement boğuyor bizi...
Mübadele garında saadet ülkesine kesilmiş iki biletle mecalsiz bekleşiyoruz.
Kudretim olsa, seni bu harabe istasyondan kapar, koştukça yelelerinden takvim sayfaları uçuşan bir kısrağın terkisine attığım gibi, o çok sevdiğin ihtişam romanlarının mağrur asrına taşırdım.
Soyunurduk bütün o delik deşik kostümlerimizden, boyası akmış maskelerimizden... mecburi rollerimizden...
"Devamsızlık yüzünden" tarihten kovulmuş iki muzip çocuk gibi, azad olurduk kendimizden... Benim boynumda alıçtan kolyeler, senin tebessümünde sümbülden gamzeler; çözüp dudaklarımızın mührünü, iç çekişlerimizi toprağa gömer, her akşam ilk sana gülümseyen yıldızına ip dolayıp keyifle ayaklarımızı sallandırırdık dünyaya...
Dilimizde, "kavuşmanın tadını/ayrılık feryadını" taşıyan bir şarkıyla...
Uşşak makamında...
Can Dündar
|
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
12/5/2007 - KOKU VE SES (AHMET ALTAN)

Koku ve Ses
Hayatımız boyunca duyduğunuz bütün sesler arasında en az tanıdığımız,daha doğrusu hiç tanımadığımız tek ses, kendi sesimizdir. Başka sesler bize birçok şeyi hatırlattığı halde kendi sesimiz bize hiçbir şey hatırlatmaz. Sesimiz, hafızamızda tek bir ışık bile yakmaz.
Kendi sesimiz bize yabancıdır Kendi kokumuzu da alamayız. Kokumuz da yabancıdır bize.
Bu kadar yakın olup da sesine ve kokusuna yabancı olduğumuz tek insan kendimiziz. Belki de bu yüzden kendimizi tanımayız. Belki de bu yüzden bir başka insanın sesine ve kokusuna bu kadar çok ihtiyaç duyuyoruz. Belki de bu yüzden aşık oluyoruz. Belki de, bir başkasının sesini ve kokusunu kendi sesimizin ve kokumuzun yerine koymaya, bir başkasının sesini ve kokusunu bir parçamız gibi hissetmeye aşk diyoruz. Belki de, sevdiğimiz insanın sesine doğru akıp gitmemiz, aslında kendimize doğru yaptığımız bir yolculuk.
Kendi sesimize ve kokumuza hafızamızda yer yok. Biz kendimize yabancıyız. O yüzden başkalarının sesiyle sevinip, başkalarının sesiyle acı duyuyoruz. Aşkı aramak, hep kendi sesimizi, kendi kokumuzu aramak belki. Hafızamızda bizi dolaştıracak bir kılavuzu bulmaya çalışmak. Terkedildiğimizde duyduğumuz acı, bir parçamızı kaybetmekten. Terkettiğimizde ardımızda bıraktığımız keder, terkettiğimiz insanın sesini ve kokusunu kendimizle birlikte götürerek geride bıraktığmız boşluktan.
Aşkı yaşarken bunu hiç bitmeyeceğini sanmamız, bize bağışlanan büyük yanılgı sonucu, aşık olduğumuz insanın sesini ve kokusunu kendi parçamız sanmamızdan.
Sesler ve kokular olmasa geçmişimiz olmazdı. Sesler ve kokular olmasa aşklar olmazdı. Sesler ve kokular olmasa acılar ve sevinçler olmazdı.
Aşk kendimizin sandığımız bir sesin ve kokunun aslında bize ait olmadığını, bir başkasının sesi ve kokusu olduğunu anladığımız zaman bitiyor. Yanıldığımız sürece aşığız biz.
Seslerini kokularını istediklerimizin, vücutlarını da isteyeceğiz. Seni seviyorum dediğimizde, sen benim sesim ve kokumsun demek isteyeceğiz. Kendi hafızamızda başkalarının sesleri ve kokularını kılavuz yapıp dolaşabileceğiz ancak. Kendi geçmişimize ancak başkalarıyla ulaşabileceğiz.
Aşk tanrısı, dünyayı yanılın emriyle yaratacak. Hep yanılacağız. Hep yanılıp yanıldığımız için hep acı çekeceğiz. Ama sevinçlerimizi de bu yanılgıya borçlu olacağız. Yanıldığımız sürece seveceğiz. Sonra yanıldığımızı anlayacağız. Ve gidip yeniden yanılacağız
Ahmet Altan
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
10/5/2007 - GÖĞE BAKMA DURAĞI

GÖĞE BAKMA DURAĞI
İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar Şu aranıp duran korkak ellerimi tut Bu evleri atla bu evleri de bunları da Göğe bakalım
Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım İnecek var deriz otobüs durur ineriz Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun Herkes uyusun bir seni uyutmam birde ben uyumam Herkes yokken biz oluruz biz uyumıyalım Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda Beni bırak göğe bakalım
Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım Tuttukca güçleniyorum kalabalık oluyorum Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor Seni aldım bu sunturlu yere getirdim Sayısız penceren vardı bir bir kapattım Bana dönesin diye bir bir kapattım Şimdi otobüs gelir biner gideriz Dönmiyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat Durma kendini hatırlat Durma göğe bakalım.
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
8/5/2007 - ŞİMDİ (şiir etkinlikleri)

Şimdi…
Duvar yeşillerini
Mavi denizlere boyuyorum
Ela gözlerimle
Şimdi…
Sarışın sevgilileri
Kumral tenleriyle seviyorum
Fırtınadan arta kalmış bir martıyım
Ve ben kanatlandıkça
Küçülüyor sefil denizlerim
Hayal kırıklığının limanında
Yalınayak izlerim
Şimdi…
Yeni noktalar peşindeyim
Virgülleri bırakıp
Ve yeni hayatlar çocukluğumdan arınıp
Şimdi..
Şiirlerimi
Şimdilerin denizinde boğarken
Son sorumu soruyorum hayata
Hayat!
Bir emrin var mı?
muhammed ekinci
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Sevgi..
Sevmek...
Birini, bir şeyi, bir yeri sevmek...
Vatanı sevmek mesela.
Bunu da çok anladığın söylenemez değil mi?
Yani eğer bu, İstanbul dışında İstanbul'suz yapamamaksa, Boğazda bir balık-rakı akşamının hasretiyle kederden gebermekse mesela İsveçte, söyleyecek bir şey yok... galiba, tam olarak böyle değil istedikleri. Evet evet onlar İSTİYORLAR... Senin sevgini tartıyorlar.
Vatanı onlar gibi ve onların istediği kadar sevmen gerekiyor. Aslında görülmez bir yazı Var sınır kapılarında yurdun. SEVMEK MECBURİDIR! SEVMEYEN DEFOLSUN GİTSİN!
Kategoriler
AHMET ALTANahmet telliASKatilla ilhanCAN DUNDARCEZMI ERSOZDENEMEDUS YAZILARIedebiyatKADINIMKISA HIKAYELERkitap tanitimNAZIM HIKMETNIHAT BEHRAMO AN FOTOGRAFLARISIIRsiirlerimYAZILARIMYILMAZ ERDOGANYILMAZ ODABASI
Arkadaşlarım
• DELALEDILEMIN • alike • mehpareogt • mikerinos • elifsule • zewsemal • benmasumum • okumaca • hayalleringemisi • denemeyarismasi • guldefne • yagmur056 • terskare • siargunlugu • nursalkimi • kerime28 • sudeasya • asu • mavikoridor • paranteziciguncesi • sabaruzgari • tavsantepeligenclik • incilenhayal • cananyoldas • egeseda • sercen • yagmurtuana • hicasliyok • hephuzun • SAHRA88SAHRA • destinazilan • yolcuhmevlayagider • fblieda • unutkan • melegimmavi • cobcem • askyaka • gizledigimzindanmasallari
|